Bir zat düşünelim ki, bu zat Cenab-ı Hakk’ın (celle celâluhu) vesile kılması, o imkânı kendisine bahşetmesiyle pek çok insana Mesih-edâ nefesler soluklasın ve onları sahil-i selâmete çıkarmış olsun. Haddizatında Allah, onu vesile kılmıştır ve o kimse farkında olmadan Allah hesabına hareket eder ve o işleri yapar. Aslında o kimse, burada sadece bir sebeptir. Vâkıa bütün minnet ve şükran Allah’a aittir. Aslında o zat da bunu böyle bilmeli ve şöyle düşünmelidir: “Ben hiçbir şeye sahip olmayan bir insanken Cenab-ı Hak tarafından böyle şerefli bir vazifeyle serfiraz kılındım. Ne hikmeti vardır bilmem. Merhum büyük bir gönül sultanının dediği gibi, “Değildir bana lâyık bu bende / Bana bu lütf ile ihsan nedendir?” Bilemiyorum niçin bana verdi de başkasına vermedi!”
Bunun karşılığında hidayete eren kimse de şöyle düşünmelidir: “Cenab-ı Hak (celle celâluhu) bu zatı benim hidayetime vesile kıldı. İyi şeye vesile olan iyi olur. Ben de bana yaptığı bu büyük vesilelikten ötürü onu seveyim, sayayım ve ona dua edeyim. Cenab-ı Hak onun makamını yüksek etsin ve السَّبَبُ كَالْفَاعِلِ“Sebep olan, yapan gibidir.” sırrınca hasenatım gibi onu da hasenatla serfiraz kılsın.” Böyle bir temenni ve recayı bırakarak, bunun yerine o zatı, kendi kıymetinin üstünde, hukukuna tecavüz ederek, hatta ona zulmederek –hâşâ– bir nebi gibi, bir melek gibi göstermek, ona Mesih ve Mehdi demek öyle korkunç bir zulüm olur ki, o zat bunlara nigehbân olsa ve ahirette bu denilenlerin kaybettirdiklerini bilse, bunları söyleyenlere küsecek, darılacak ve “Onlara hakkımı helâl etmiyorum!” diyecektir.