Ruh mevzuunda unutulmaması gereken bir husus da şudur: Biz, âlem-i şehadete ait temaslarımızı ruhumuzla değil, yine şehadet âlemine bakan yönümüzle yapıyoruz. Mesela, Cibril-i Emin bir melekti ama, Bedir’de harb ederken elbisesi ve başındaki sarığıyla Zübeyr İbn Avvam’ın kıyafeti içinde bulunuyordu.190 Çünkü orada savaşabilecek bir muharip kıyafetinde bulunması gerekiyordu. Zira makamlar bir kısım farklı tezahürler iktiza eder. İşte o da makamın muktezasına göre bir şekle giriyordu.
Evet, bazı hâller, bazı makamların gereklerindendir. İnsan, cismaniyete ait bazı şeyleri yaparken cismanî yönüyle eşya ve hâdiselerle münasebet kurar. Zira bu, cismaniyetin müdahele ve mualecesini gerektirir; sadece ruhun devreye girmesi kâfi değildir. Onun için bir kısım latîf cisimler, Cennet’te ve dünyada bir kısım cismanî şeylerin içine girmek suretiyle cismaniyete ait bazı şeyleri mütalâa edebilir, yoksa bazı şeyleri anlamaları mümkün değildir. Yani kesif olmayanın onun iç keyfiyetini anlamasına imkân yoktur. Bundan da anlaşılıyor ki, ruh, beden üzerinde hüküm sahibi, fakat ruh bizim bedenimize ait maddî materyali kullanmak suretiyle eşya ve hâdiselere nüfuz ediyor. Onun için fizyolojik yapı bütün fakülteleriyle arızasız olursa ruhla kontak olur. Bir yerinde arıza olursa o noktada ruhla kontak olamaz. Mesela, beynin fakültelerinden, insanın sağ yanına kumanda eden bir kısım fakülteler bozulmuşsa, o noktada ruhla kontak olma azalır ve devamlı münasebet kurulamaz.
İşte bu iki mesele hatırda tutulmalı ve ruhun madde üzerinde hâkim ve esas olduğu ona göre anlaşılmalıdır. Hâsılı ruh, belli bir seviyede insan vücudunun maddî ve mânevî gelişmelerine dur diyebilecek ve bu hususta hüküm verebilecek bir varlıktır.
189 Bkz.: Bediüzzaman, Sözler s.554 (Yirmi Dokuzuncu Söz, Birinci Maksad).