Unutulmaması gereken diğer bir konu da, ruhun, kendine has kılıfıyla “vücud-u mevhibe-i ilâhî” dediğimiz esîrî bir vücudunun olmasıdır. Ruh, bu vücuduyla temessül ettiği zaman, yani uhrevî keyfiyetiyle ufuklaştığı zaman; artık perdeler, hâiller, mâniler, arkasını görmemize engel teşkil etmeyebilir. Orada ruh kendi derinlikleriyle mevcuttur. Kesafet (yoğunluk ve bulanıklık) ancak yeryüzünde şu cismaniyetin ayrılmayan bir hususiyetidir. Evet, görmelere mâni olma durumu, perdeler, hâiller ancak bu dünyada söz konusudur. Binaenaleyh, uhrevî keyfiyetiyle huri veya gılmân söz konusu olunca bunlar, vücud-u mevhibe-i ilâhî keyfiyetleriyle karşımıza çıkacaklarından dolayı herhâlde insanın insanî zevklerine hitap edecek mahiyette, şeffaf bir hüviyette olacaklardır. Kur’ân-ı Kerim’in bazı âyetlerinde, tesbih tanelerinin içinde tesbih ipinin görülmesi gibi, hurilerin de uzuvlarının içinde iliklerinin görülmesi gibi belli bir zevke hitap etmesi istiaredir ve mahz-ı maslahattır. Bunu da mahalline havale ederek, orada araştırılmasını tavsiye ederim.
112 Bkz.: Buhârî, bed’u’l-halk 8; Müslim, cennet 14; Tirmizî, kıyame 60.