İşte İslâm böyle bir müsavat anlayışı getirmişti. Demek ki müsavatın kâğıtlarda, defterlerde yazılı kalmaması için evvela o, vicdanlarda bir esasa dayanmalıydı ki kalıcı olsun. İşte böyle bir eşitliğin, umumi vicdanda hüsnükabul görmesi ancak sağlam bir iman şuuruyla mümkün olacaktır. Yani “Yapmazsam Allah’a hesap veririm.” duygusu hâkim olmayınca müsavat da olmaz. Yeryüzünde umum beşeri, hiç olmazsa yüzde doksan dokuzunu memnun edebilecek içtimaî adalet Hazreti Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselâm) eliyle inşa edilmiş, Hulefa-i Râşidîn devrinde doruk noktada yaşanmış, daha sonra da fâsılalarla ümmet-i Muhammed’e huzur getirici keyfiyette kendini göstermiştir. Fakat İslâm’a sırt dönüldüğü, Kur’ân tanınmaz hâle geldiği, Allah’ın unutulduğu, hesap vermenin kulağın arkasına atıldığı günden bugüne de kâğıtlar üstünde içtimaî adaletin veya müsavatın muhakemesi, müzakeresi yapılmakta ve asla daha ileriye gidilememektedir.
61 Münâvî, Feyzu’l-kadir, 6/19. Ayrıca bkz.: Ebû Davud, imare 33.
62 Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ 10/144.