Şöyle de diyebiliriz: Cenâb-ı Hak, insanın kalbine iman nurunu atınca, mârifet adına gönderdiğiniz bütün unsurlar orada mayalanarak, sizin hesabınıza bir mârifet peteği oluşturur. Siz, bir arı gibi zihninizi kâinattaki âyât-ı tekvîniye satırları arasında dolaştırdıkça gözleriniz mârifet hüzmeleriyle geriye döner ve kalbiniz bir mârifet peteği hâline gelir ve size ne duyulmazları duyurur. Aksi takdirde kuru ve sığ mütalâarda bulunmuş olur ve “Allah birdir, eşyayı yaratan O’dur.” derken bile taklitten sıyrılamamış olursunuz. Marifete ermiş birinin nazarında, şairin ifadesinde az bir tasarrufla, “O, öyle bir zâhirdir ki ne idüğü bilinmez / Ve öyle bir bâtındır ki hiç kimseden gizlenmez.” Bu arada içinizde vesvese ve tereddütler olabilir, ama o makama erinceye kadar inanmanız gerektiği şeylerle alâkalı takviyeden takviyeye koşmanız şarttır. Her şeye rağmen vicdanında o seviyeye ulaşmamış kimseler için bunun anlaşılması bir hayli zordur.
İsterseniz şimdi de buraya kadar anlattıklarımızı iki paragraf ile hulâsa edelim:
İnsanın içinde Allah’a ait mârifeti arttırması iki yolla olmaktadır: Birisi, Cenâb-ı Hak, insanın kalbinde iman şuasını yakıp, iman ışığını tutuşturmuşsa o sayede insan, kâinatı ve kendisini çok daha iyi anlayabilir ve sık sık kendini yenileyerek bir mârifet kahramanı hâline gelebilir.