Arz u semada arayıp da bulunamayan, fakat kenzen vicdanda varlığı sezilen Allah, kudsî hadis diye rivayet edilen bir beyanında “Ben arz u semaya sığmam ama kulumun kalbi müstesna.”[1] buyurur. Bunu avamca bir yaklaşımla anlamak hata olur. Zira Allah, zamandan, mekândan, hayyizden müberra ve mukaddestir. O’na bir yer takdir edildiğinde tecsim ve teşbihe girilmiş ve O (celle celâluhu), mahlûkata benzetilmiş olur. Vicdanda ve kalbde öyle bir genişlik vardır ki, Arş ona nisbeten çok küçük kalır. Kâinat ile Arş, insanla kalbi arasında bu muvazeneyi anlatır. Mülk cihetiyle insanın dış yapısı ve cismaniyeti, kalbini içine almıştır. Hâlbuki melekût yönüyle insanın kalbi bütün varlığı içine alacak kadar geniştir. Bunun gibi Arş ile kâinat da böyledir ve aralarında, insanla kalb arasındaki aynı münasebet söz konusudur.
Daha bunun gibi pek çok ehl-i vicdan aynı hakikate parmak basmıştır. “Mâverâdan bekliyorken bir haber / Perde kalktı öyle gördüm ben beni” diyen Hak dostu, herhalde bu sözü, hakikati vicdanında sezdiği zaman söylemiştir. Bu sözlerin hepsi, müessirden esere gelişin ifadelere dökülmüş şeklidir. Vicdanının terennümâtını çok düzgün, çok âşıkâne, çok yanık ve mâhirâne dile getiren Niyazi-i Mısrî de, “Ben taşrada arar iken / O cân içinde cân imiş.” diyerek aynı duygu, aynı düşünceyi terennüm etmiştir. O, dışarılarda dolaşmış, âyet âyet Yaratıcı’yı aramış ve daha sonra O’na, “cân içinde cân imiş” diyerek ihsaslarını ifade etmiştir. Esasen bu söz, “Kenzen O’nun mevcudiyetini kalbimde duydum.” demektir.