İçeriğe geç
1. Bölüm

Takdim yerine

Dünden bugüne, medeniyetlerin çözülüş ve yıkılışları, ölüm ve göçüşleri incelendiğinde görüleceği üzere, bir dönem hangi yüksek konumda bulunursa bulunsun eğer bir medeniyetin mirasçıları kendi ruh ve mânâ kökleriyle irtibatını koparmış, özünden uzaklaşmış, geçmişi ve tarihî dinamikleriyle zıtlaşmışsa o medeniyetin ayakta kalması, varlığını sürdürmesi, hür olarak yaşaması mümkün olmamıştır. Zira mânâ kökleriyle irtibatını kesmiş, kendinden kaçan ve kendine yabancılaşmış toplumları fıtrat hiçbir zaman affetmemiş ve onlar hakkındaki hükmünü “hayatın dışına itilme, müzelik hale gelme ve tarihe malzeme olma” şeklinde vermiştir. Başka bir ifadeyle, tarih boyu, kendini, kendi değerlerini inkâr eden milletlerden iflâh olan görülmediği gibi, kendi olarak kalanlardan da bütün bütün tarihten silinip giden olmamıştır.

Esasında, şanlı geçmişimize bakıp; “Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz!” (Mehmet Âkif) diyerek hayıflanıp iç geçiren günümüz nesilleri olarak bizler, yukarıda dile getirilen hakikatin çarpıcı, hüzünlü ve canlı bir misalini teşkil etmekteyiz. Zira asırlar boyu insanlığın hayranlık duyup imrendiği bir konumda bulunsa da, 18. asır, bizim dünyamız itibarıyla özünden uzaklaşanların ve muhakemesiz mukallitlerin; 19. asır, kendini değişik fantezilere kaptırmışların, geçmişiyle ve tarihî dinamikleriyle zıtlaşanların; 20. asır, bütünüyle yabancılaşanların, kendini inkâr edenlerin, dolayısıyla da ışık ve rehberini hep dışarıda arayanların çağı olmuştur.

Üç asır boyunca yaşanan bu hazin tecrübeleri müşahede eden 21. asrın yamaçlarındaki bizlere gelince, bugün biz, bir kez daha diriliş yaşamak, var olabilmek, varlığımızı sürdürebilmek ve geleceğe güçlü bir şekilde yürüyebilmek için kendi değerlerimizi yeniden keşfe çıkmalı ve bizi, biz yapan o mânâ ve ruhu arayıp bulmaya çalışmalıyız.

1