İşte insan, böyle bir irfana erdikten sonra, kâinattaki bütün hâdiseleri, Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nin ifadesiyle, O’nun bayrağının dalgalanması şeklinde görür. İbn Arabî’nin ifadesiyle, tecellîler o kadar seri cereyan etmektedir ki, aradaki inkıtalar sezilememektedir. Aslında, O’ndan gelen ışıklarda varlık cilveleri görülmektedir; ancak bu ışıklar inkıtasız geldiği için insan, varlığın devam ve temadi ettiğini zannetmektedir. İbn Arabî’nin bu görüşü, Allah, her şeydir; O’nun berisindeki şeyler, O’nun varlığının gölgesinin gölgesidir şeklinde özetlenebilir. Bu yaklaşım da müessirden esere düşünce tarzının başka bir versiyonudur.
Erbabına göre, mesele bu zâviyeden mütalâa edildiğinde, müessirden esere gitmenin selâmetli bir yol olduğu söylenebilir. Ancak çok defa bu seviyeyi elde etmek ve bunu kazanabilmek de eseri tetkik etmekten geçmektedir. Şöyle ki, insan evvelâ esere nazar ederek şöyle bir mütalâada bulunur: “Ben, bir insanım; mükemmel bir anatomim, elim-ayağım, gözüm-kulağım... gibi yerli yerinde uzuvlarım var.” der. Sonra tesadüfün elini-ayağını koparır, tabiatın boynunu kesiverir, sebepleri bir yere hapseder; sonra da her şeyi doğrudan doğruya O’nun kudret-i bâhiresine bağlar. Bir an gelir ki, vicdanında kendisinin de eriyip gittiğini duyar ve “Meğer ‘ben’ dediğim şey de boşmuş. Bende tecellî eden de Senmişsin!” deyiverir. Evet, pek çok insan için ilk plânda böyle bir yolda yürüme zarureti vardır.