İkincisi: Kur’ân’ın meydan okuyuşu aleni, açık ve herkesi içine aldığından, böyle bir teşebbüs de mutlaka aleni ve herkesin gözü önünde olacaktı. Hâlbuki ne dost ne de düşman hiç kimse böyle bir şeye teşebbüs edememişti. Edenler de ancak maskara olmuş ve teşebbüsleri neticesiz kalmıştı. Şimdi isterseniz bu iki sebebi biraz daha açalım:
Kur’ân-ı Kerim, Efendimiz’in risaletine en büyük delil ve şahit durumundadır. Hâlbuki bütün Mekke halkı, işin başında O’na karşı gelmiş, O’nun peygamberliğini inkâr etmiş ve O’na inanan insanlara yapmadık kötülük bırakmamışlardı. Eğer onlar, davalarında haklı olsalardı, canlarını, mallarını tehlikeye atarak Efendimiz’le mücadele etme yolunu seçmezlerdi. Aksine, Kur’ân’a getirecekleri küçük bir nazire, onları davalarında haklı çıkaracak ve Efendimiz de, dedikleri ve diyeceklerinden vazgeçecekti. Her şey bu kadar basitti. Oysaki böyle kolay bir yol dururken onlar, yolun en zorunu tercih etme durumunda kalmışlardı.
Bu tercih ise, akılları yetmediğinden değildi. Zira daha sonra aynı şahıslar dünyayı idare ettiler. Medeni milletlere imam ve muallim oldular. Öyle ise, onlara bu zor yolu tercih ettiren neydi? Niçin canlarını, mallarını ve bütün varlıklarını ortaya döküp, Allah Resûlü’nün karşısına ordularla çıkma lüzumunu duydular? Cevap gayet net ve kesindir. Câhız’ın dediği gibi: Mücadele-i bi’l-hurûf (harflerle harbetme) mümkün olmadığından muharebe-i bi’s-süyûfa (kılıçlarla harbe) mecbur kalmışlardı.2
Dipnotlar
- 2 Bkz.: es-Suyûtî, el-İtkân 2/313-314.