İçeriğe geç

İşte bütün bu duyuş, görüş ve hissedişlerle insan, hep gaybûbet makamından kurtulmak için çırpınır durur. Nihayet bir gün kalb ve vicdanında Cenâb-ı Hakk’a karşı “Sen” diyebileceği bir engin his belirir. Böyle bir hissin belirmesiyle de o, âdeta kendini Mevlâ’sının huzurunda bulur. Diğer bir tabirle kendini “Evvel”, “Âhir”, “Zâhir”, “Bâtın” isimlerinin halitası önünde görür ve bütün samimiyet ve içtenlikle: “Yalnız Sana kulluk yaparız.”42 der. Ve Allah’a “Sen” diyebileceği makamı ona has enginliği, renginliği ve zenginliğiyle kemmiyetler, keyfiyetler ve tasavvurlar üstü benliğinin derinliklerinde duymaya başlar.

Sultanın huzuruna çıkılırken hediye ile çıkılır. Allah’a vereceğimiz hediye ise, O’nun bizi yaratmada esas kabul ettiği maksat olmalıdır. O da, mârifet ve muhabbet-i ilâhiyedir. İşte bu zaviyeden O’nu bildiğimizi O’na arz ederek zimamın O’nun elinde olduğunu kabullenmiş oluruz ki, ancak bu sayede vicdanımız, “Sen” diyeceği muhatabını tam duymuş olur. Aslında, vicdanımızda Allah’a ait bu duygu her zaman mündemiçtir. Ancak, vicdanımız üzerine konan tozu, toprağı süpürdükten sonra, yani Rabbülâlemîn’in icraatını ve rahmetle tecellî ettiğini gördükten sonra içimizdeki gubar silinir gider ve apaçık “Hakikat-i Hakâik” hissedilmeye başlar. Ondan sonra ki, “sadece Sana” mânâsını ifade eden إِيَّاكَ ’yi ekleyerek إِيَّاكَ نَعْبُدُ “Ancak Sana kulluk yaparız.” deyiveririz.

93