Besmelede, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin bir cazibesi vardır ve hiçbir şey bu umumî cazibenin tesir alanının dışında değildir. Öyle ise, Fatiha sûresi de bu cazibenin manyetik alanı dışında kalamaz. Zaten biz, bütünüyle Kur’ân okumaya başlarken besmele ile başladığımız gibi, Fatiha’ya da besmele ile başlıyoruz. Böyle bir üslûbun özünde bize tevcih edilen bir kısım mukadder sorular vardır:
“Besmelede, Kendisini rahmâniyet ve rahîmiyetle tanıtan Cenâb-ı Hakk’a karşı, siz nasıl bir mukabelede bulunmalısınız? Yani Bismillah’ta celâliyle, cemâliyle tecellî eden bu cazibe-i rahmete karşı siz, hangi söz ve davranışla karşılık vermelisiniz?”
İşte bu mukadder sorulara bizim cevabımız “اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ” şeklinde olacaktır ki, bu beyanla biz, bizleri bu kadar rahmetiyle perverde eden Zât’a hamd ü senâlar olsun demek istiyoruz. بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ’de Cenâb-ı Hak, küllî ve umumî olarak tecellî ediyor ve rahîmiyetiyle de bize kendi iradesinden bir irade veriyor ve artık eşyanın mânâsını anladığımıza göre, bize bir şeyler elde etme yolunu açıp, Kendine yönelenleri hidayete erdiriyor. Yani Allah, bizi önce varlığa, sonra insanlığa, sonra da Müslümanlığa erdiriyor ve nihayet, besmelenin sonundaki en son isimle şereflendirdiği ismin sahibine ümmet kılıyor.
Böylesine bir merhamet cazibesiyle çepeçevre bizi kuşatan ilâhî rahmet, bize اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ dedirtiyor. Yani Allah’a hamdolsun bizi insan olarak yarattı… Allah’a hamd olsun bizi insaniyet-i kübrâ sayılan İslâmiyetle, Hz. Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmet olmak şerefiyle şereflendirdi…