İşte Kur’ân böyle bir devirde bu dönemin entelektüelinin karşısına çıktı.. bütün ediplere, şairlere ve bütün cin ve inse şöyle seslendi: “Eğer kulumuz (Muhammed’e) indirdiğimiz (Kur’ân)dan şüphe içinde iseniz, haydi onun gibi bir sûre getirin, Allah’tan başka bütün şahitlerinizi de çağırın eğer doğru iseniz (bunu yapın). Yok eğer yapamazsanız –ki asla yapamayacaksınız– o hâlde yakıtı insanlar ve taşlar olan, inkârcılar için hazırlanmış ateşten sakının.”1
Evet, bu bir meydan okumaydı.. ve bu meydan okuyuş zaman ve mekânla sınırlı da değildi. Dünün insanı bu ifadelere muhatap olduğu gibi, bugünün insanı da ona muhataptır.. yarının insanı da muhatap olacaktır. Yine Mekke insanı buna muhatap olduğu gibi, dünyada yaşayan bütün insanlar da muhataptır ve muhatap olacaktır da. Ayrıca insanlar muhatap olduğu gibi cinler de muhataptır.
İşte, bu kadar geniş daireye Kur’ân meydan okuyor ve “Elinizden geliyorsa, Kur’ân gibi bir kitap da siz meydana getirin!” diyordu ve diyor. O hep böyle meydan okumuş, ama hiç kimse, hiçbir asırda, değil Kur’ân’ın bütününe, tek bir sûresine, hatta kısa bir âyetine dahi nazire getirememiştir. Sözleri sihir tesiri yapan nice edip ve şairler vardır ki, Kur’ân karşısında sadece susmuş ve tek kelime konuşamamışlardır.
Tarih şahittir ki, Kur’ân’a nazire yapılmamıştır. Zira eğer Kur’ân’a, (velev ki bir sûresine) nazire yapılmış olsaydı, mutlaka günümüze kadar gelecekti. Şu iki sebepten bu neticeye varıyoruz:
Birincisi: Mekke müşriklerinin Kur’ân’a nazire yapmaya olan şiddetli ihtiyaçları.
Dipnotlar
- 1 Bakara sûresi, 2/23-24.