Evet, bunun böyle anlaşılması âyetin ruhuna uygundur, zira رَتْق kelimesinin ruhunda “mâi hâlinde bir bütün, yapışkan bir madde, birbirini çeken bir nesne” gibi mânâlar da vardır. “Gök ve yer, mâi hâlinde veya gaz hâlinde bir bütündü.” Derken, Cenâb-ı Hak onları fethetti, açıverdi, şekillendirdi ve sisteme koydu.
Burada yeri gelmişken şu nükteyi de ifade etmeden geçemeyeceğim:
Kur’ân-ı Kerim, “kâfirler” sözüyle elbette ki sadece 1400 sene evvel ayağının ucunu zor gören ve çölden dışarıya hiç çıkmamış, çıplak gözüyle yıldızları anlamaya çalışan kâfirleri kastetmiyordu. Esasen, o günün insanına “Gökler ve yerler bir bütündü, sonra Biz onları parçaladık, birbirinden ayırdık.” ifadesi, çok fazla bir şey de ifade etmezdi. Yani o günün insanı bu ifadelerden bugün bizim anladıklarımızı anlayamazdı. Bu itibarla da âyetin bugüne bakan mânâsına muhatap olan, buradaki “kâfirler” sözüyle o devrin kâfirlerinden daha ziyade, hakikatlere göz yuman, bugünün kâfirleri olsa gerek.
Görüldüğü gibi bir tek âyet, bir tek ifade ile ayrı ayrı seviyedeki insanlara ayrı ayrı şeyler anlatmakta ve her insana kendi seviyesine göre çok farklı şeyler ilham etmekte.. evet, daha önce de söylediğimiz gibi, böyle bir câmiiyet sadece ve sadece Kur’ân’a mahsustur ve daima da öyle kalacaktır. Zira hiçbir beşer sözüyle böyle bir televvüne ulaşmak mümkün değildir.
B. Kur’ân’ın Mânâsındaki Çok Yönlülük
Buraya kadar anlattıklarımız, daha ziyade Kur’ân’ın lafızlarındaki derinlik ve çok yönlülükle alâkalıydı. Bir de Kur’ân’ın mânâsında farklı bir derinlik ve câmiiyet vardır ki, o, bu yönüyle de harikadır, mucizedir.