Hayata, birer birer veya toplu olarak gelen her varlık, kütük ve sicil defterlerindeki vazife bitimi ve ecellerine kadar, fıtratın ince sırlarını kavrama, tabiat ötesi gizlilikleri keşfetme, bizleri ve onları gönderen Zât’a âyine ve tercüman olma mükellefiyetiyle ömürlerini doldurur, parça parça veya toplu olarak terhis edilirler.
Bu bilme, tesbit ve sonra da vefat ettirme, yani aynı anda ecellerini getirme ve işlerini bitirme, her şeyi baştan sona en iyi şekilde bilen Allah (celle celâluhu) için, gayet kolaydır. Kaldı ki, her insanın etrafında bir yığın meleğin bulunduğunu ve bundan başka pek çok can alan meleklerin de olduğunu, gizli açık her şeyi Bilen’den öğreniyoruz. Bu bahiste ayrıca, şöyle küçük bir itiraz da vârid olabilir: “Bu kabîl musibetlerde, müstahak olanlarla beraber, bir hayli de masum telef olup gitmektedir. Acaba buna dair de bir şeyler söyleyebilir misiniz?”
Hemen arz edeyim ki, bu istifham da yine, akide ve tasavvurdaki bir yanlışlıktan doğmaktadır. Eğer hayat, sadece dünyevî hayattan ibaret bulunsaydı ve insanın evvel ve âhir yeri burası olsaydı belki bu itirazın da mâkul bir yanı ve bir mesnedi olduğu iddia edilebilirdi. Hâlbuki insan için burası bir ekim yeri, bir gayret sahası ve bir bekleme salonu ise; öteki âlem, bir harman ve hasat yeri, bir bağbozumu ve semere zamanı; nihayet sıkıntılardan kurtulup saadetlere erme mekânıdır.