İçeriğe geç

Bugün Batı, pozitif bilimler alanında yaptığı araştırmalarla varlık ve hâdiseleri didik didik etmektedir. Onların araştırma mevzuundaki cesaret ve gayretlerini görüp de hayran olmamak mümkün değildir. Fakat onlar, Allah’ı (celle celâluhu) ve Efendimiz’i (aleyhissalâtü vesselâm) tanımadıklarından dolayı her şeyi varlık ve eşyanın madde boyutundaki dar kalıpları içinde yorumluyorlar. Bu sebeple, kurdukları sistemler gidip ya materyalizm ya pozitivizm ya da natüralizme dayanıp kalıyor. Başka bir ifadeyle, maddeyi her şey gören bu sistemler neye, ne ölçüde elveriyorsa, Batılı bir araştırmacının ufku da o sınırla mahdut kalmaktadır.

İlim ve felsefe tarihi araştırmacılarının da ısrarla üzerinde durduğu gibi, kendi rönesansımızı yaşadığımız hicrî beşinci asra kadar Müslüman âlimler fen ve ilim sahasında da baş döndürücü çalışmalar yapmışlardı. Evet, Batı’da henüz bu tür meselelerin mülâhazaya bile alınmadığı dönemde Müslüman ilim adamları tıp, hendese, astronomi gibi sahalarda çok ciddi araştırma ve buluşlar ortaya koymuşlardı. Ama ne acıdır ki biz hicrî beşinci asırdan sonra yani yaklaşık on asır evvel bu işi olduğu yerde bıraktık ve Batılılar bu bayrağı alıp daha ileriye götürdü. Öyle olunca da, müspet ilimlerle ilgili şu andaki sistemin blokajını onlar kurdu ve işin statiğini onlar yaptılar. Sistemi kendilerine göre kurdukları için de, eşya ve hâdiseleri kendilerine göre değerlendirdiler. Hâlbuki mücerret aklın, hakikati idrakte, belli bir sınırı vardır. İnsan akılla ancak bir yere kadar gidebilir ve araştırdığı hususlara ancak bir yere kadar vuzuh kazandırabilir. Öyle meseleler vardır ki, bunlar vahiyle test edilmeden anlaşılamaz; o alanda son sözü vahyin söylemesi gerekir.

128