İçeriğe geç

Burada bir hususa daha temas etmek faydalı olacaktır: Tefsirle meşgul olacak bir ilâhiyatçı öncelikle kendi sahasını çok iyi bilmelidir. Mesela dil esprisi ve temel kaideleri itibarıyla Arapçayı çok iyi bilmeli, bunun yanında tefsir, hadis, fıkıh, usûl-i tefsir, usûlüddin gibi ilimlere de vâkıf olmalıdır. Bunlara vâkıf olmanın yanında onun fen bilimlerine dair söylenilen sözleri anlayacak kadar da fünûn-ı müspete sahasında malûmat sahibi olması gerekir. Diğer taraftan pozitif ilimlerle meşgul olan bir araştırmacı da aynı şekilde, meşgul olduğu alanı derinlemesine bilmenin yanında, doğruya ulaşma adına dinî ilimler mevzuunda da ansiklopedik bir bilgiye sahip olmalıdır. Maalesef günümüzde bu iki ilim, birbirinden farklı yollarda ilerliyor. Bakıyorsun, bir tarafta müspet ilimler alanındaki bir uzman, o sahada almış başını gidiyor; fakat din adına pek bir şey bilmiyor. “Bilmiyor” derken şunu kastediyorum: İlmihal seviyesinde malûmata sahip olmak, dini bilmek demek değildir. Hatta bir insan Buhârî’yi ezberlese onun da dini bildiği söylenemez. Kur’ân-ı Kerim’i baştan sona ezberlemek de bu konuda söz söylemek için yeterli değildir. Zira Kur’ân ve hadisi ezberleyip hafızaya almanın yanı başında, makasıd-ı ilâhiyeyi doğru anlayabilmek için usûl ilimlerinin de bilinmesi gerekir.

Keşif Aşığı İmanlı Gönüller

127