Bazen mü’minler içinde de şeytanın ve nefs-i emmârenin bu tuzağına düşenler olabilir. Mesela böyle bir kişiye ölüm hatırlatıldığında, dünyada yaşama, çoluk çocuk tutkusu, hayattan zevk alma gibi istek ve arzularını hizmet kılıfına bürüyüp heva ve hevesin dürtüsüyle, “Benim burada kalıp daha pek çok kişiye hak ve hakikati duyurmam lazım.” diyebilir. Hâlbuki samimi bir mü’minin bir taraftan Rabbisine duyduğu iştiyaktan dolayı burnunun kemiklerinin sızlaması, Efendimiz’e kavuşma arzusuyla dopdolu olması, Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh), Hz. Ömer (radıyallâhu anh), Hz. Osman (radıyallâhu anh) ve Hz. Ali’nin (radıyallâhu anh) oturduğu sofrada oturarak onlarla aynı atmosferi paylaşmayı istemesi ama diğer yandan da “Rabbim, tezkeremi doldurup doldurmadığımı bilemediğimden dolayı acele edip Sana karşı saygısızlıkta bulunmaktan korkuyorum.” deyip temkinli hareket etmesi gerekir. Bu noktada vicdan çok önemli bir hakemdir. Dolayısıyla insan, ağzından çıkan sözleri vicdanına mutlaka test ettirmeli, her türlü tercih ve kararında onun kadirşinas ölçülerine başvurmalıdır. Bunu yapabildiği takdirde o, heva ile hüdayı, arzu ve heveslerle aklîlik ve mantıkîliği birbirine karıştırmaktan korunmuş olacaktır.
161 Bkz.: ed-Deylemî, el-Müsned 1/421.
162 Bediüzzaman, Mektubat s. 532 (Hakikat Çekirdekleri).
163 A’râf sûresi, 7/23.
164 Fussilet sûresi, 41/34.