Cenâb-ı Hakk’ın bu lütfunun en bariz misallerinden birisi, Evs ve Hazrec kabilelerinin birbiriyle kardeş hâline gelmesidir. İslâmiyetten önce öfke, kin, haset ve düşmanlık duyguları içinde yüzen; yüz yıllık kan davasından dolayı birbirlerinin canına kıyan, mallarını yağma eden; kat’iyen bir araya gelemeyen, anlaşamayan, uzlaşamayan ve Resûl-i Ekrem’e biat edişlerinden birkaç sene önce de Buâs harbine tutuşan bu iki kabile, nihayet ilâhî inayet ve lütuf sayesinde Allah ve Resûlullah sevgisiyle birbirlerine kenetlenmiş ve hepsi tek yürek, tek bilek hâline gelip huzura ermişlerdir.
Uhuvvet İçin Fiilî Dua
Bu açıdan, nihaî planda kalbleri birbirine ısındıranın ve kardeşlik duygusunu inkişaf ettirenin Cenâb-ı Hak olduğuna gönülden inanmak ve mü’minleri aynı istikamet çizgisinde buluşturması için her zaman O’na yakarışta bulunmak lazımdır. Ne var ki, bu mevzuda pratik hayatta da bazı şeylerin yapılması gerektiği, bunların şart-ı âdî planında vifak ve ittifaka vesile teşkil edeceği ve fiilî dua yerine geçeceği de unutulmamalıdır.
Evet, insan, bir odun parçası ya da bir sürünün şuursuz azası değildir ki, cebren başkalarıyla ittifak etsin ve bir araya gelsin. Onun farklı düşüncelerinin, şahsî mülâhazalarının ve bir kısım aykırılıklarının olması gayet tabiîdir. İnsandan beklenen, her söylenene hemen boyun eğmesi, haricî zorlamalarla bir noktaya gelmesi ve diğer insanlarla taşlar misali şuursuzca omuz omuza vermesi değildir; ondan istenen, bazı iç tepkilerini ve reaksiyonlarını irade, mantık ve muhakemesiyle bastırması ve vifakı iradî-mantıkî olarak gerçekleştirmesidir.