İman, ilâhî iradenin insanın kalbinde yaktığı bir nurdur; bu sebeple hiçbirimiz onu kendi muhassala-i efkârımızla kazandığımızı iddia edemeyiz. Belki yanı başımızda büyüyen kardeşimiz, akrabamız inkâra sürüklendi de Allah (celle celâluhu) bize imanı nasip buyurdu. Çevremizde görüyoruz ki, zâhire bakan yönü itibarıyla, hayatı, eşya ve hâdiseleri çok iyi yorumlayan bir sürü akıllı kişi var. Ancak bu devasa dimağlar, bizim gibi sıradan insanların anlayıp tasdik ettiği hakikatleri bir türlü anlayıp kabullenemiyorlar. Ömürlerini hakikatlerden uzak bir hâlde geçiriyor, imanın vaad ettiği güzelliklerden mahrum bir şekilde ötelere göçüp gidiyorlar. Bu sebeple asla unutulmamalı ki, daha en başta iman, büyük bir ilâhî nimettir. Belli ölçüde İslâmiyet’i yaşayabilme de, ayrı bir nimet-i ilâhiyedir. Bütün bunların yanında dine hizmet için boyunduruk altına girme, bir sorumluluk üstlenme de başka bir ilâhî nimettir. Evet, eğer siz, i’lâ-yı kelimetullah adına yüreğinizde bir temayül, bir arzu hissediyor; bu istikamette bir heyecan ve iştiyak duyuyorsanız bu da çok önemli bir mazhariyettir. Çünkü içinde bulunduğunuz bu hâl, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) “Ona denk bir amel yapamazsınız.”4 şeklinde tavsif buyurduğu sahabî mesleğidir. Bu sebeple yol ve yöntemini tam olarak bilemeseniz, bir kısım eksik ve kusurlarınız olsa da, içiniz hep bu tür duygularla dolup taşıyor, mutlaka o istikamette bir şeyler yapma niyet ve azmiyle oturup kalkıyorsanız Cenâb-ı Hakk’ın üzerinizde büyük bir mazhariyeti var demektir. İşte bu mazhariyet bir nimet olarak bilinir ve ona kendi cinsinden şükürle mukabelede bulunulursa, Allah da lütfettiği o nimeti artırdıkça artırır. Fakat bunca mazhariyete rağmen kendimizi rahata, rehavete salıyor, “istirahat” deyip bir köşeye çekiliyor ve yan gelip kulağımızın üzerine yatıyorsak nimetin kadr ü kıymeti bilinmiyor demektir. Oysaki mezkûr nimetlerin yanında şu an mazhar olunan daha başka lütuf ve ihsanlar da var ki, bunların her biri ayrı ayrı hamd ü şükür ister. Meselâ temel hak ve hürriyetleri insanımız için çok gören, dinî duygu ve düşünceye hiçbir şekilde tahammülü olmayan ve ona hayat hakkı tanımak istemeyen bir kısım hazımsız ruhlar bulunmasına rağmen, görüyoruz ki, inanan gönülleri Allah (celle celâluhu) bir şekilde sıyanet buyuruyor, muhafaza altına alıyor. Ayrıca, Rabbimizin izn u inayetiyle, insanımız hiçbir engele takılmadan, rahat ve emniyet içinde bir araya geliyor, fikir teatisinde bulunuyor, duygu ve düşüncelerini gönüllere duyurabiliyor. Bunun yanında insanımızın sesi soluğu dünyanın dört bir tarafında mâkes buluyor, takdir edilip teveccüh görüyor. İşte bütün bunların hepsi birer nimettir, dolayısıyla onlara kendi cinsinden şükürle mukabelede bulunulması gerekir ki, bu mazhariyetler kesilmesin, aksine artarak devam etsin.
Dipnotlar
- 4 Buhârî, cihâd 2; Müslim, imâret 110.