İnsan düşüncesinin ürünü ne kadar hayır, saadet ve mutluluk vesilesi ya da yolu varsa bunların hemen hepsi muvakkat ve eskimeye mahkûmdur. Zira, bu kabîl yol ve vesileler, her zaman insandan insana, toplumdan topluma değişip duran, zamanla deformasyona uğrayan, sürekli yanılma ve tashih ameliyeleriyle aşınan, nisbî, izafî, konjonktürel hayırlar vaadeden, hatta vaadediyor görünen bir kısım sistemciklerdir ve insanoğlunun beklentilerini kat’iyen verememişlerdir.
Fakat, din-i mübîn, ebed için yaratılan, ebede namzet bulunan ve sonsuz saadet hülyalarıyla oturup kalkan insanoğlunun bütün isteklerini karşılayabilecek mesajlarla gelmiştir. O, ne beşerin mahiyet ve özüne ters bir teklifte bulunmuş ne de onun arzu ve isteklerinden herhangi birini ihmal etmiştir. Evet, bu dinde insanın emel ve beklentileri konusunda hiçbir boşluk ve cevapsızlık bulunmadığı gibi, tekvinî emirler ve onların yorumlanmalarında da herhangi bir çelişki söz konusu değildir. Bu itibarla da, hem dünyevî istek ve ihtiyaçlarımızı karşılayan hem de bize uhrevî saadet vaadinde bulunan bu din, mahiyetimiz, kabiliyetlerimiz, emellerimiz ve temayüllerimiz açısından fıtrata en uygun şekilde vaz’ edilmiş Hak ve hakikat kanunlarının mecmuasıdır.