Mü’minlerin arasında bulunmak ve cemaat hâlinde yaşamak insana mânevî bir kuvvet kazandırır. İnsan, cemaat içindeki temiz simaları tanıdıkça ve hâlis kulların ubûdiyetteki derinliklerini gördükçe etrafına ve diğer Müslümanlara daha farklı nazar eder. Çoğu zaman bir kardeşini, arkadaşını ya da büyüğünü düşünüp “Davanın hakkaniyeti için bu insanın burada böyle duruşu yeterli bir hüccettir.” diyerek kalbî itminana ulaşır. Hatta içinde bulunduğu dairenin verdiği ilhamla, kendi namaz kıldığı mekândan Kâbe’ye, oradan da bütün cihana kadar uzanan saflara bakıp “Bu düşünce, inanç ve teveccühte yalnız değilim; bunca insan benim gibi düşünüyor. Hele bu saflar arasında öyle zatlar var ki, onların her biri âdeta Dinin bir hüccetidir; İslâm’ın hak olduğuna, yalan üzere birleşmeleri mümkün olmayan bu insanların mevcudiyeti bile tek başına delildir. Bu yüce kâmetler benim için de referanstır ve onlarla aynı çizgide bulunmam bir bahtiyarlıktır.” der ve hamd ü senâ duygularıyla dolar.
Ayrıca, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Allah’ın inayet ve kudreti cemaatle beraberdir.”9 buyurmuştur. Demek ki, Cenâb-ı Hakk’ın cemaate özel bir teveccühü vardır; mü’minler arasında yer almak, nihayetsiz acz ü fakr içinde bulunan insanın sonsuz güç ve kudret sahibi Mevlâ-yı Müteâl’in inayeti ile yürümesine ve iş yapmasına vesiledir.
Dipnotlar
- 9 Tirmizî, fiten 7; İbn Hibbân, es-Sahîh 10/438.