İçeriğe geç

Evet, her insan az ya da çok gelecek kaygısı taşır; fakat bu, bazı kimselerde vehim ve hastalık derecesine varır. Öyle ki, bazıları, rızkın Rezzâk-ı Hakikî tarafından gönderildiğini unutmuşçasına iâşe derdine düşerler ve şayet, birkaç ay, birkaç sene idare edecek birikimleri yoksa telâşlanırlar. Hayatı halk eden Mevlâ-yı Müteâl’in hayat için rızık da yarattığını akletmezler. Yarına çıkmaya hiçbir garantileri olmadığı hâlde, yarınları, sonraki ayları, müteakip yılları düşünürler. Gerçi, esbab dairesinde yaşadığımız için sebepleri yerine getirmek ve plân-program isteyen meselelerde fıtrat kanunlarını gözetip belli bir düzene göre adım atmak tabiîdir ve takip edilmesi gereken bir yoldur. Ne var ki, her canlının rızkını vermeyi taahhüd eden Cenâb-ı Hakk’ın vaadine itimat etmezmiş gibi, endişe hissini tamamen dünyevî istikbale harcamak da çok yanlıştır; bir mü’minde mutlaka bulunması gereken tevekkül anlayışına da zıttır.

Aslında, ömrünü bütün bütün su-i istimal etmeyen her insanın dünyevî rızkı garanti altındadır; Rezzâk-ı Hakikî vaad etmiştir, mutlaka herkesin rızkını verecektir. Asıl üzerinde durulması ve endişe edilmesi gereken husus ahiret hayatıdır; çünkü, ebedî saadet, garanti altına alınmış değildir. Şayet insan, geleceği için tasalanacaksa, öyle ya da böyle, nasıl olsa gelip geçecek olan muvakkat dünya hayatı için değil, kendisinin ebedî saadetine veya sonsuz şekavetine dönüşecek olan ahiret yurdu için tasalanmalı ve hep ölümle başlayıp kabir hayatıyla devam eden, mahşer, mahkeme-i kübra ve sırat gibi durakları bulunan en büyük istikbali düşünmelidir.

74