İçeriğe geç

Evet, el-Kulûbu’d-Dâria gibi kitapları ya da onlardaki bazı metinleri Türkçeye çevirirken, deyimleri, atasözlerini ve bazı hususî tabirleri dilimizin temel esprisi ve genel özellikleri açısından değerlendirip, dil zevkimize uygun şekilde mânâlandırmak da çok önemlidir. Meselâ, bir velinin “Allahım, hâlimi Senin bilmen, benim onu şerhetmeme ihtiyaç bırakmıyor!” şeklindeki sözünü kelimesi kelimesine tercüme etmek yerine, “Hâlim sana ayan, söze ne hâcet!” diyerek Türkçeye aktarmak daha hoş düşebilir. Bu açıdan, harfi harfine mânâ vermeye çalışmamak ve kelimelerin ilk anlamlarına takılıp kalmamak gerekir; çünkü, Kur’ân-ı Kerim meallerinin bazılarında olduğu gibi, kelime kelime tercüme meseleye darlık getirir; sözün ruhunu ve cümlenin ışığını söndürür. Öyleyse, anlatılmak istenen hususu ve o sözün maksadını kendi dilimizde nasıl ifade ediyorsak, onu o şekilde meallendirmek, en azından antrparentez olarak belirtmek icap eder.

Şayet, bu hususları da gözetebilecek bir arkadaşımız bu mecmuayı Türkçeye çevirirse, yapılan tercümeler sayfaların kenarlarına yazılarak kitap yeniden basılabilir. Gerekirse sayfa düzeni biraz değiştirilir, harfler için daha küçük bir karakter kullanılır; virdlerin ve zikirlerin asılları ortaya, mealleri de kenarlara yerleştirilir. Böylece, dua edecek olanlar, önce okuyacakları yerlerin Türkçesine bakarlar, sonra da Arapçasını okurlar. Gerçi, kendi hisselerine on beş sayfa düşmüşse, işin içine meal de girince otuz sayfa okumaları icap eder; fakat, biraz zahmetli de olsa duyarak, hissederek ve bilerek okumuş olurlar.

Evet, ileride bu da yapılmalı ama o ana kadar biz orjinal metniyle okumaya ve bu vesileyle Mevlâ-yı Müteâl ile münasebetimizi kuvvetli tutmaya devam etmeliyiz. M. Lütfî Hazretleri’nin,

“ Ey tâlib-i feyz-i Hudâ gel halkaya, gir halkaya!
Ey âşık-ı nur-i Hudâ gel halkaya, gir halkaya!”
99