Eskiden şimdinin sağlık ocakları ve teşhis-tedavi merkezleri gibi mânevî mualece merkezleri vardı. Oralarda hâzık hekimler bulunurdu. Onlar âdeta birer insan sarrafıydı ve muhataplarını çehresinden okurlardı. Hemen herkesi durum, konum ve vaziyetinden, hatta kılık ve kıyafetinden, tavır ve davranışlarından bir bakışta teşhis eder, sonra da mâhir bir hekim gibi mualecede bulunur ve tedavi ederlerdi. Her insanı özel durumuna göre değerlendirir; onun arınması için ne türlü bir yoldan geçmesi lâzımsa, öyle bir yoldan geçirir; tabiatına ve karakterine göre hususi bir tedavi usûlü uygulamanın yanı sıra ona belli sorumluluklar da yükleyerek insan-ı kâmil olma ufkunu gösterirlerdi.
Maalesef, bugün o merkezleri ve o mâhir hekimleri bulmak çok zor. Mânevî rahatsızlıkları tedavi edecek sağlık ocakları hiç yok denecek kadar az. Hatta, bir insanın acil muayeneye ihtiyacı olsa, onu götürebileceğiniz bir mânevî hastalıklar için acil servis bile yok. Dahası, acil servis ya da tedavi merkezi zannederek başvurduğunuz yerde hastanızı daha kötü bir hâle sokmaları muhtemel. Öyle ki, ruhî depresyona girmiş, bir çeşit şizofreniye tutulmuş ve bir nevi paranoyaya yakalanmış bir insanı falan psikiyatri uzmanına gönderiyorsunuz; bakıyorsunuz ki, hastanız daha da fenalaşmış. Çünkü, hastanızı ona gönderirken seçici davrandığınız doktor bile, inançlı bir insan olmasına rağmen, Freud’çu mülâhazalarla yaklaşıp hastanıza “Nefsinin gemini biraz serbest bırak, onun isteklerini yerine getir.” diyebiliyor. Susuzluktan dudağı çatlayan hastaya deniz suyu içirerek onun ciğerlerini iyice kavurabiliyor; suya karşı ihtiyacını şahlandırabiliyor.