İçeriğe geç

Evet, zevk, vecd ve keramet peşine düşmemeli; imanı inkişaf ettirmenin ardında olmalı. İnsan önce ibtidâî, ham ve işlenmemiş bir imanla iman etmiş olur. Başlangıçtaki o iman, kültür ortamına ve çevreye bağlı taklidî bir imandır. Meselâ siz, dini bilen, ona göre yaşamaya çalışan insanların arasında doğup büyümüş, onlardaki inancı görüp Allah’a, Peygamber’e, Kur’ân’a inanmışsınız. İşte, sadece böyle bir duyma ve görmeyle elde ettiğiniz iman, taklidî, ham ve olgunlaşmamış bir imandır. O, bir beyin fırtınası neticesinde, kalbinizin heyecan ve helecanları sonucunda, kendi içinizde, kendi duygu, düşünce, teveccüh ve nazarlarınızla oluşturduğunuz bir inanç âbidesi değildir. Şayet iman, insanın âfâkî ve enfüsî tefekkürde bulunması ve akl-ı meâşını (sadece yemek, içmek, evlenmek, helâl, haram demeden kazanmak ve eğlenmek gibi hep bedenin rahatını ve nefsin menfaatini düşünen akıl) akl-ı meâda (ilim ve irfanla terbiye edilen, ebedî huzura kavuşabilmek için hâlini ıslah etmeyi düşünen ve dünyaya değil ahirete değer veren akıl) çevirmesi neticesinde, kalbde Allah’ın yaktığı bir nur ise, onda bir fikir işçiliği de bulunmalı; insan, kendi iman sarayının fikir mimarı olmalıdır. O, işin planını hazırlamalı ama “İşi ben yapıyorum” dememeli; “Hâlbuki sizi de, yaptığınız şeyleri de yaratan Yüce Allah’tır.”1 mealindeki âyet-i kerimenin fehvâsınca, iman ışığını yakma ve sarayı inşâ etme işini Allah’a vermelidir. Şu kadar var ki, insanın “benim imanım” diyebilmesi için onda kendi eserinin de olması ve bir yönüyle, irade ve şart-ı âdi planında kendine ait bir cehd ve gayretin de bulunması lazımdır.

Plan ve Projelerde Sebeplere Riayet

350