Bu ifadelerimden dolayı, ruhanî zevkleri ve kerametleri hor görüp hafife aldığım zannedilmesin. Onların da bir yeri vardır; ehlullahtan binlerce insan o türlü harikulâdeliklere mazhar olmuş ve eserlerinde o mevzulara da yer vermişlerdir. Anlatmak istediğim husus, onlara kat’iyen gönül bağlanmaması ve asıl maksat gibi bakılmamasıdır. Zevk-i ruhânîyi tatma, cezb ü incizâba mazhar olma, şevk ü iştiyakla coşma gibi şeyler Allah’ın değişik dalga boyundaki mevhibeleri ve atıyyeleridir. Fakat, insan kat’iyen bunlara talip olmamalı, bunlar için elini kaldırıp dua etmemelidir. Şayet kendi ihtiyarı haricinde öyle fevkalâde şeylerle karşılaşırsa, o zaman da, bir imtihanla karşı karşıya olduğunu düşünmeli; onlardan dolayı asla caka yapmamalı, kendi nefsine pay çıkarmamalı; onları kendisine bahşedilmiş birer varidat gibi göstermemelidir. Bir insanın, zevk, vecd ve keramet gibi şeyleri bir üstünlük vesilesi sayması ve kendi faziletine terettüp eden birer lütuf şeklinde kabul etmesi vesile-i haybettir, hüsrandır ve aldanmışlıktır. Kulluğu Allah’a bağlama gibi âlî ve çok semereli bir şeyi, Cenâb-ı Hak’tan gelecek tecellî dalga boyundaki çok küçük çerezlere feda etmek demektir. Çerezlerle oyalanıp o çerezleri dağıtan Cevâd u Kerîm’i görmeme demektir. Oysa, sadece Allah istenmeli, yalnızca O’nun rızası arzulanmalıdır.
Ahiret Meyvelerini Dünyada Yememeli…
Hatta insan, bazı harikulâde ihsanlara mazhar olduğu zaman, ahirete ait nimetler dünyada, fânî bir surette verildiğinden dolayı üzüntü duymalıdır. Bundan dolayı, kâmilen kalbini Allah’a vermiş insanlar, keşf ve kerametler karşısında, “Yâ Rabbi! Ben ne kusur yaptım ki, bana dünyada böyle fevkalâdeden şeyler veriyorsun?” diyerek teessürlerini ifade etmişlerdir.