İçeriğe geç

Allah’tan, O’nun rızasından başka bir şey talep etmeyin. Daha önce değişik vesilelerle ifade ettiğim bir duygumu tekrarlamak istiyorum: Şah-ı Geylânî gelse, başımı ayağının altına koyarım. Annemi-babamı sırtımda gezdirememenin ızdırabını yaşayan ben, onu ömür boyu sırtımda taşırım. Fakat, bana dense ki; “Sen şu hâlinden sıyrılıp, gavs-ı âzamlıkla serfiraz edileceksin.” Size yeminle teminat veririm, istemem ben onu. Çünkü ben hâlimden memnunum. Gözü hiçbir şeye açık olmayan, hiçbir zevk, keşif ve keramet bilmeyen, harikulâdelikler peşine düşmeyen ama kıldığı namaza ve tuttuğu oruca karşılık dünyada hiçbir beklentiye de girmeyen bir kul olarak yaşamak isterim. Yapmaya çalıştığım kulluğa bedel olarak Cennet’e bile razı olmam; onu Allah kendi lütfuyla verirse verir, ama ben sadece O’nu isterim. Bu hâlimi, Hasan Şâzelî’liğe, Ahmet Rufâî’liğe, Şah-ı Nakşibend’liğe tercih ederim. Hâşâ, onları hafife aldığımı zannetmeyin; ben dualarımda onları şefaatçi yapıyorum. Her gün isimlerini sayıyor ve “Allahım beni onların şefaatine mazhar eyle.” diyorum. Onların nasıl yüce kâmetler olduğunun ve kendi hiçliğimin, sığlığımın da farkındayım. Fakat, Rabbim varken ve O benim için şu andaki hâlimi takdir buyurmuşken, başka bir konum aramayı ve başka bir hâli taleb etmeyi de kulluk anlayışımla telif edemiyorum. O’nun bana takdir buyurduğu ölçüler içerisinde kendi kemalât arşıma yürümem gerektiğini düşünüyor ve hâlime razı olmamayı, başka beklentilere girmeyi nankörlük sayıyorum. Ve bu sözler benim gönlümün sesidir, içimi söylüyorum. Hem, bir ayağımın kabirde olduğunu bilerek ve Allah’ın şahitliğine inanarak söylüyorum.

363