İçeriğe geç

En kötüsü de, “iç sebb (kınama)” diyebileceğim bir hâle maruz kalıyorum ki, o da beni fevkalâde rahatsız ediyor. Başta kendim, daha sonra da çok sevip takdir ettiğim arkadaşlarım hakkında bazen “Biz bunca zamandır neden binlerce gönüle giremedik. Oysa, kalblere girerek Allah’ı kullarına sevdirmek yine Cenâb-ı Hakk’ın emri, O’nun muradı değil mi!…” Bu duygular benliğimi sarınca kendimi zorluyor ve “Biz ne yaparsak yapalım hidayet Allah’ın elindedir. Allah dilemeyince iman insanın kalbinde hâsıl olmaz. Bu işin tabiatı böyle.” diyorum. Fakat yine içimde sebb başlıyor ve “Yahu! İnsanların samimiyetinin, iradesinin hiç mi payı yok? Bu hususta sahabeyi muzaffer ve muvaffak kılan şey neydi? Hz. İsa’nın havarilerini muvaffak kılan neydi? Öyleyse durumumuzu gözden geçirmek lazım. Neden onlar çok dertli ve insanlara iman nurunu taşımada o kadar hızlıydı ve neden biz böyle âheste davranıyoruz?” demekten kendimi alamıyorum. İşte böyle kafamda alıp veriyorum. Hayır, bu hâl mü’minler hakkında suizan değil, onlara olan hüsnüzannın meydana getirdiği bir beklenti…

Bir mesele daha var ki, ben de o aziz sultan gibi diyeyim:

Milletimde ihtilâf u tefrika endişesi
Hatta kûşe-i kabrimde bîkarar eyler beni
İttihad etmekken a’daya karşı çaremiz
İttihad etmezse millet, dağidâr eyler beni.

İnanan gönüller âşıkâne birbirine bağlı olmazsa; hasbî ve fedakâr olmazsa; işe yaramadığı ya da yaramıyor olduğunu zannettiği yerde kenara çekilmeyi bilmezse… Off!… Öyle bir dert ki…

221