İçeriğe geç

Cevap: Çok zikrettiğimiz ve aramızda maruf olduğu üzere ölüm, bizim için, kulluk vazifesinden terhis mânâsına gelir; Cenâb-ı Hakk’ın “Haydi şimdi bütünüyle bana gel!” demesinden başka bir şey değildir. Onu gönülden tanıyıp sevenler için bu “Gel!” deyişin üslûbunda öyle bir iltifat ve öyle baş döndürücü bir teveccüh vardır ki; “Ey gönlü itminana ve huzura ermiş ruh! Sen ondan, O da senden razı olarak dön Rabbine! Katıl has kullarıma ve gir Cennetime!”5 şeklindeki çağrıyı alan ruh, bir dakika bile burada kalmak istemez. Zira, bu çağrının mânâsı, “Dünyanın sıkıntı, dağdağa ve boğucu havasından sıyrıl; yitirdiğin Cennet’e ve ruhun asıl yurduna dön!” demektir.

Ölümü, bu mânâda bir iltifat çağrısı kabul edenler, dünyaya gelişi bir memuriyet ve askerlik, ondan ayrılışı da bir terhis, bir ikinci doğum ve bir ebedî varoluşa uyanma şeklinde anlar ve merdane yürürler kabre doğru. Aslında mü’min, ölüp mezara gömülmeyi, bir tohum gibi, sümbül vermek için toprağın bağrına saçılma olarak görür.

Ne var ki, toprağın bağrında bir Cehennem zakkumu olmaktan kurtulup Cennet tûbası hâline geliverme, imanla ölmeye bağlanmıştır. Ölümün gülen yüzünü görebilmek için imanla ölmek şarttır.

Hadis diye rivayet edilen ve büyük bir gerçeği ifade eden bir sözde “Nasıl yaşarsanız öyle ölür ve nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz.”6 denmektedir. Bir insanın hayat tarzı, onun şuuraltını meydana getirir ve besler. İnsanın şuuraltı birikimi, hem onun bütün hayatında hem ölümü esnâsında hem de kabirde Münker ve Nekir’e cevap verirken tesirini gösterir.

229