İçeriğe geç

Bizim toplumumuzda bu asırlık problemler var olduğu gibi, genel itibarıyla İslâm dünyasında da aynı problemler yaşandı. Düşünün ki, son dönemlerde neş’et etmiş çok kıymetli bir âlim olan Said Havva, birçok değerli eserin telifinden sonra İslâm’ın ruhî hayatına dair bir eser kaleme aldı. Esasında o, yazdığı bu eserinde tasavvuf ve sofiliği anlattı. Ancak değişik endişelerle bu eserin ismine tasavvuf veya benzer bir isim vermedi/veremedi. Çünkü ihtimal, böyle bir isim kullanırsa bazılarının gazabına uğrayacağını düşündü. Bu ve benzeri misallerden hareketle, rahatlıkla diyebiliriz ki, bütün İslâm dünyasında da aynı sıkıntı ve problemler mevcuttur. Bu ise meselelere bir mânâda Zâhirî ve Haricîler gibi bakmayı netice vermektedir. Böyle olunca da meseleleri mahrutî bir bakışla görememe ve bütüncül bir nazarla mütalâa edememe gibi bir boşluk ortaya çıkmaktadır. Herkes çalıştığı alanı her şeye yeter görünce, meselelerin diğer yanlarını, başka ayaklarını, farklı açılarını ihmal ediyor. Dolayısıyla ekmeliyet ve etemmiyetle bize emanet edilmiş İslâm dini ekmeliyet ve etemmiyetten mahrum hâle getiriliyor. Hâlbuki Cenâb-ı Hak âyet-i kerimede, Resûl-i Ekrem Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem): اَلْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلَامَ دِينًا“İşte bugün sizin dininizikemâle erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin hakkınızda hoşnutluğumu İslâm’a bağladım.”7 buyurmak suretiyle rızasını ekmeliyet ve etemmiyete bağladığını ifade buyuruyor.

195