İçeriğe geç

Fakat sonraki dönemler itibarıyla, ne olmuşsa olmuş ve medrese, bir taraftan nefsin terbiye ve tezkiyeye tâbi tutulup kalbî ve ruhî hayatta seyahat edilmesini hedefleyen tekye ruhuna karşı tavır almış, diğer taraftan da tekvînî emirlerin mütalâa ve müzakere edildiği müspet ilimlere karşı kapılarını kapatmıştır. Oysaki Hazreti Pîr Kur’ân-ı Kerim’in tarifini yaptığı bir yerde, Kur’ân’ın, şu kâinat kitabının bir tercüme-i ezeliyesi, âyât-ı tekviniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin bir tercüman-ı ebedîsi olduğuna dikkat çeker.6 Evet, Cenâb-ı Hak kudret ve iradesiyle kâinat kitabında makasıd-ı sübhaniyesini ifade etmektedir. Kur’ân-ı Kerim ise kelâm sıfatından gelen beyanlarla bu tekvînî âyetleri şerh edip onların ne mânâya geldiğinin izahını yapmaktadır. Aslında dikkatli bir nazarla Üstad Hazretleri’nin eserlerine bakıldığında baştan sona bu hakikatlerin dile getirildiğini görürüz. Fakat ne acıdır ki, bizler, İslâm’ın ruhî hayatıyla alâkalı her şeyi medresenin bağrından söküp dışarıya attığımız gibi, tekvînî emirlerle alâkalı ilimleri de aynı şekilde kapı dışarı etmişiz. Aslında biz bu tavrımızla bir yönüyle kendi mahkûmiyetimizi de tescil etmişiz. Dolayısıyla bir hakikatin üç yüzünden ibaret olan kalbî ve ruhî hayat, dinî ilimler ve fünun-u müspete birbirinden koparılınca hepsi yetim düşmüştür. O gün için medresenin durumu böyle olduğu gibi, maalesef tekkelerin hâli de bundan farklı değildi. Onlar da ayrı bir gurbet yaşıyorlardı. Cami de kendine göre farklı bir gurbetin mahkûmuydu. Asırlar süren bu ayrılık neticesinde, gurbetler bir milletin gurbeti hâline gelmişti. Evet, bütün bir millet topyekûn bir hâlde iç içe gurbet yaşıyordu. Şu an itibarıyla bir realite olarak yaşanan bütün bu gurbetleri görmezlikten gelemeyiz.

Kalb Ayağıyla Yürüyen İlim Ehli

193