İçeriğe geç

Vâkıa bir insan, usulü’d-din ve kelâm metodolojisine göre, içinden geçirdiği şeylerden dolayı sorumlu olmaz. Yani objektif mükellefiyet açısından, bir insan ağzıyla söylemez, gözüyle iradî olarak günahın içine girmez, el, ayak, dil ve dudak gibi organlarıyla halt karıştırmazsa, akıldan geçenler günah olarak yazılmaz. Bizim gibi avam halk için geçerli olan budur. Havassa göre ise sübjektif mükellefiyet açısından, hayalin kirlenmesi bile tevbe ve istiğfarı gerektiren bir hâldir. Meselâ çay içiyorsunuz. Şeker ve limonunu kattığınız çayı yudumlamak çok hoşunuza gitti ve çok zevk aldınız. Hemen o esnada, “Eğer Rabbim’in bunda muradı yoksa…” deyip kendinizi sorgulamıyor; hayalinize çarpan ve sübjektif içtihadınıza göre yakışıksız bulduğunuz o hâle karşı istiğfarda bulunmuyorsanız, konumunuzun hakkını veremiyorsunuz demektir. Ve yine diyelim ki, insanlar geldi ve size dediler ki: “Elhamdülillâh, dünyanın dört bir yanında öyle bir fütuhat ve açılım var ki, bunda herkesin bir gayret ve cehdi olsa da, bu açılımın temelinde sizin tavsiyeleriniz var.” Eğer siz böyle bir meselenin ruh ve gönül dünyanızda yapacağı azim tahribata karşı bir kenara çekilip elli defa “Estağfirullah yâ Rabbi! Estağfirullah yâ Rabbi!” demiyorsanız O’na karşı vefasızlık yapıyorsunuz demektir.

Büyük zatlar, durdukları basamağa göre Allah’la (celle celâluhu) hep böyle bir münasebet arayışı içinde olmuşlardır. Evet, onlar hayallerine çarpıp geçen şahaplar karşısında bile tir tir titremiş ve Cenâb-ı Hakk’a karşı tevbe ve istiğfarda bulunmuşlardır. Bir kez daha ifade edelim ki, bütün bunlar sübjektif mükellefiyet çerçevesinde ele alınacak mevzulardır.

281