Ancak bu tür bir mazhariyete nail olmak için ilmî bir altyapının olması da çok ciddi bir önem arz eder. Zira, Allah (celle celâluhu) insanların bilgi ufku ve o ufuk istikametinde talep edilenlere göre lütufta bulunur, nimet bahşeder. Meselâ bir çoban kendi iş ve meşguliyeti çerçevesinde böyle bir talepte bulunursa, onun bu türden isteklerine karşı Cenâb-ı Hak da ona, koyunlarını nerede güdeceği, otlak yerleri ve temiz suları nerede bulabileceği, sürüsünü yırtıcı hayvanlara kaptırmamak için alması gereken tedbirlerin neler olduğunu ve benzeri hususları ilham eder. Buna karşılık bir ilim erbabı da, mârifetullah ve muhabbetullah istikametinde dua ve talepte bulunmuşsa, Cenâb-ı Hak da, o şahsın elde ettiği ilim ve müktesabatı, onun için bir meşale, fener ve projektör yapar ve ona hakikate giden yolları açar, gönlünü irfanla doldurup dilinden hikmet pınarları akıtır. Bundan dolayı, her bir mü’min İnşirah sûresini kendisine hitap ediyor gibi okumalı; okuyup ondaki esrarı duyup hissetmeye çalışmalıdır. Yoksa günümüzde yaşayan bir mü’min, ezelden gelip ebede giden Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’ı, geçmişte bir dönem indirilmiş ve sırf o dönemin insanlarını muhatap alan bir kitap nazarıyla ele alır; onu mütalaa ve müzakere ederken sadece geçmişteki âlimlerin dediklerini mütalaaya koyulursa, Kur’ân’ın hep başkalarıyla alâkasını görür ve farkına varmadan kendisini onun o ışıktan atmosferinden dışlamış olur. O hâlde bize düşen Fatiha sûresinden Nas sûresine kadar baştan sona bütün Kur’ân-ı Kerim’i asliyet planında olmasa da zılliyet planında kendimize hitap ediyor gibi okuyup mütalaa etmektir.