Bundan dolayı Allah’ın af ve mağfiretini, cebimizde el âleme dağıttığımız bir çikolata şeklinde görmemeliyiz. Aksine onları, hayr u hasenatın, ibadet ü taatin yerine getirilmesi gibi belli karşılıklar neticesinde muhataplarımıza sunmalıyız. Yoksa –hâşâ– cömertliğimizi Hazreti Cevad’ın cûd ve sahavetinin önüne, merhamet ve sevgimizi Hazreti Rahman’ın rahmet ve muhabbetinin önüne geçiriyor gibi bir tavır içerisine girmek Allah’a (celle celâluhu) karşı saygısızca bir tavır demektir.
Bu noktada insanlarda haram-helâl hassasiyetinin oluşturulması çok önemlidir. Öyle ki bir insan vakıf malının halısına ayağını basarken bile, buna hakkı olup olmadığını, Allah’ın bu konuda kendisini muâheze edip etmeyeceğinin hesabını yapmalıdır. Bunun için de, hata ve günahlar ve bunların kaybettirdikleri çok ciddi anlatılmalı; eğer bu mevzuda gerekli hassasiyet gösterilmezse Cenâb-ı Hak’tan gelen hususî vâridât ve mevâhibin inkıtaya uğrayacağı da ayrıca dile getirilmelidir.
Hâsılı tevbe mevzuunda dengeyi yakalama adına bir taraftan Allah’ın sonsuz merhametine güven esas alınıp recâ duygusu güçlendirilmeli, diğer yandan da günahların çirkin yüzü gösterilip, işlenen günahlar neticesinde bir kısım latîfelerin ölebileceği ve telafisi mümkün olmayacak bazı mahrumiyetlerin yaşanabileceği hatırlatılmalıdır; hatırlatılmalıdır zira hepimizin bu istikamette telkin, tebliğ ve irşadlara hemen her zaman ihtiyacı bulunmaktadır.