Farsçada “dil” kelimesinin bir mânâsı da kalbdir ve bu anlamıyla edebiyatımızda sıklıkla kullanılmıştır. Mesela, “Dil beyt-i Hudâ’dır, ânı pâk eyle sivâdan”76 beytinde dil ile kalb kastedilir. Esasen insanın konuşmasına akseden sözler, kalbde gizli olan mânâların yansımalarıdır. Dilin vazifesi, kalbe tercüman olmaktır. Bu sebeple bir insanın diline bakarak onun kalbi hakkında şöyle böyle fikir sahibi olabilirsiniz. Üslubun nezaheti kalbin temizliğini gösterdiği gibi, kabalık ve huşuneti de kalbin fesadına delalet eder. Dahası, kalbde başlayan bozulmanın zihne de etki edeceğini, düşünce ve fikirleri belirleyeceğini söylemek de mümkündür. Kalbleri kararan veya ölen insanlar, düşünce plânında da iflas eder, mantık ve muhakeme felci yaşarlar.
Cenab-ı Hakk’ın bizimle olan münasebeti de kalbin O’nunla irtibatına ve derinliğine göre olacaktır. Bu sebeple bir kısım felaketlere maruz kalıyorsak, işlerimiz sarpa sarıyorsa, birileri tepemize biniyorsa, kısaca bir şeyler kötü gidiyorsa kontrol etmemiz gereken ilk şey, Allah’la münasebetimiz olmalıdır. Acaba ortaya çıkan güzellikleri nefsimize mi mâl ettik? Acaba bulunduğumuz konumun hakkını veremedik mi? Acaba ihlâs ve samimiyetimizi koruyamadık mı? Acaba Rabbimize karşı göstermemiz gereken vefa ve sadakatte kusur mu ettik? Acaba bir beyt-i Hudâ olan kalbimizi dünyevî alâkalar mı kapladı? Allah, bugüne kadar liyakatlerimizin çok üzerinde lütuflarda bulundu. Bunların devam etmesini istiyorsak Allah’la kalbî alâkamızı güçlü tutmalıyız.