Önemli olan, elde edilen teorik bilgilerin marifete çevrilmesi, yani bir vicdan kültürü ve irfan peteği hâline getirilmesidir. Kul bu sayede Rabbini daha derinden duyacak ve daha çok sevecektir. Çünkü insan ancak çok iyi bilip tanıdığını sevginin gerçek mânâsıyla sevebilir. Bazı kimselerin Allah’a karşı muhabbetleri, aşk u iştiyakları yoksa Allah’ı yeterince bilmediklerinden, tanımadıklarındandır. Marifetullah ve muhabbetullahla doymuş bir kalbin Allah’a karşı haşyet duymaması mümkün değildir. Böyle bir insan sürekli temkin ve teyakkuz içinde bulunur, nâm-ı celîl-i sübhaniyi (Allah’ın yüce ismini) duyduğu zaman haşyetten tüyleri diken diken olur. Bu da likaullah’a (Allah’a kavuşma) iştiyak duygusunu tetikler. Yani kişi sürekli Allah’a kavuşacağı günü bekler. Fakat bir asker olarak dünyaya gönderildiğinin ve terhisin de kendi elinde olmadığının şuurunda olduğu için, terhis edileceği âna kadar sabırla, rızayla beklemeye devam eder. Bir taraftan iştiyakla ocaklar gibi cayır cayır yanıp kavrulurken, diğer taraftan şikâyet etmez, gam izhar eylemez. Ömrünü böyle bir ikilem içinde geçirir. İşte bütün bunlar bir yönüyle hikmetle, diğer yönüyle de huşûyla alâkalı meselelerdir. Zira haşyete, kalbin onarımı, imar ve ihyası gözüyle bakabiliriz. Dahası o, latife-i rabbaniyenin, sırrın, hafînin ve ahfânın canlı olması demektir. Bütün bunlar da mebde’de elde edilen nazarî ilimle, onun çok iyi değerlendirilmesiyle varılabilecek ufuklardır.