Hadiste zikredilen hususlara baktığımızda ilk olarak faydasız ilmin geldiğini görüyoruz. Bir insan enfüsî ve âfâkî tefekkürle, varlık üzerinde yapacağı araştırmalarla, bir hocanın rahle-i tedrisinde diz çökerek, vaaz u nasihat dinleyerek vs. bir kısım nazarî bilgiler elde edebilir. Fakat asıl önemli olan, bu bilgilerin amele dökülmesi ve semere vermesinin sağlanmasıdır. Şayet elde edilen bilgileri bir tohum olarak düşünecek olursak, bu tohumların bir ağaç hâline gelmesi ve meyve vermesi amele bağlıdır. İşte gerçek hikmet de buradan doğar. Aynı şekilde bir insanın Zât-ı Ulûhiyet’i bilmesi de nazarî ile amelînin birleşik noktasını yakalamasına ve her ikisini de aynı anda değerlendirmesine bağlıdır.
Bu sözlerimden, nazarî bilginin önemsiz olduğunu düşündüğüm zannedilmesin. Zira o olmasa neyi, nasıl amele dökeceksiniz? Bu açıdan evvela ilim sahibi olunması gerekir. Sonrasında da bu ilmi, ister şahsî ister aile hayatımız isterse toplum hayatı açısından nasıl amele dökeceğimiz, faydalı hâle getireceğimiz ve insanlığın istifadesine sunacağımız üzerinde durulmalıdır. Buradaki ilmi sadece dinî ilimlerden ibaret görmek, meseleyi daraltmak demektir. Müspet ilimlerle meşgul olanlar, yani tekvinî emirleri anlama istikametinde bir gayret ortaya koyanlar da elde ettikleri ilimlerin kendileri ve insanlık adına nasıl faydalı hâle getirileceği üzerinde durmalıdırlar. Zira mücerret nazariyelerden ibaret kalan bilgilerin kimseye bir faydası olmayacaktır.
Ayrıca hadiste zikredilen fayda hem dünyevî hem de uhrevî menfaatleri içine alır. Bu itibarladır ki elde ettiğimiz bilgileri nazarîde bırakmamalı, onlarla bir taraftan dünyamızı imar peşinde koşarken, diğer yandan da âhiretimizi ihya etmeye çalışmalıyız. Zaten sahip olduğunuz ilminizi insanlığın istifadesine sunar, onunla ruhunuzun abidesini ikame etme peşinde koşarsanız ortaya koyduğunuz bu ceht ve gayretlerin semeresi âhirette size döner.