Bir dönemde namazların bile Kur’ân-ı Kerim’in tercümesiyle kılınması teklif edilmiş; fakat ulemanın buna karşı çıkmasıyla uygulama rafa kaldırılmış, hayata geçirilememiştir. Geçirilseydi, çok daha büyük bir bid’at işlenmiş ve namazlar namaz olmaktan çıkarılmış olurdu. Bazıları bu konuda Ebû Hanife’nin fetvasına sarılır. Ne var ki onun fetvası, yeni Müslüman olduğundan ötürü Arapçaya dili dönmeyen kimseler için geçici bir süre Fatiha’nın Farsça veya başka bir dil ile okunabilmesine münhasırdır. Kaldı ki diğer fukahâ-yı izam Ebû Hanife’nin bu fetvasına iştirak etmemişlerdir . Hatta onun bu yöndeki fetvası, Hanefi mezhebi içinde bile amele esas olmamıştır.37 Sadece Fatiha sûresi için verilen böyle bir fetvayı gerekçe göstererek, namazdaki kıraatin başka dillerde yapılabileceğine hükmetmenin hiçbir meşru temeli yoktur.
Bediüzzaman Hazretleri, “Ehl-i keşiften rivayeten Ramazan’da Ehl-i Sünnet ve Cemaat için bir ferec, bir fütuhat olacağı haber verildiği hâlde zuhur etmedi. Böyle ehl-i vilayet ve keşif neden hilaf-ı vaki haber veriyorlar?” şeklinde bir soruya şöyle cevap verir: “Maalesef camilere Ramazan-ı Şerif’te bid’atler girdiğinden, duaların kabulüne sed çekip ferec gelmedi.”38 Hz. Pîr, bid’atin ne olduğunu açıklamıyor. Çünkü o gün itibarıyla bunu söylemek suçtu. Burada onun bid’atle kastettiği, camilere Türkçe ezan ve kâmetin girmesidir. Bundan dolayı ilâhî teveccüh kesintiye uğramıştır. Bediüzzaman’ın bu tespiti, Sahib-i Şeriat’ın ortaya koyduğu disiplinlerin korunmasının ne kadar önemli olduğunu gösterir.