İçeriğe geç

Sahabe-i kiram efendilerimiz bid’atlere karşı olabildiğince hassas davranmışlardır. Mesela bir seferinde Abdullah İbn Ömer (radıyallâhu anhuma) namaz kılmak için mescide girdiğinde müezzinin kametten sonra insanları namaza çağırmak için gereksiz yere bir daha nida ettiğini duyunca namaz kılmadan hemen mescitten çıkmış ve yanındakilere, “Haydin, bu bid’atçının yanından uzaklaşalım.” demiştir.36 Esasında böyle bir şeyi mahzurlu görmek, hele onun dalalet olduğunu söylemek hiç kolay değildir. Fakat onlar dinden olmayan bir şeyin dine karışmaması noktasında oldukça temkinli davranmışlardır. Çünkü onlar, Sahib-i Şeriat tarafından ortaya konulan hükümlerle dinin tamamlandığını, kemale erdiğini düşünüyor ve ancak bunlar vesilesiyle Allah’ın rızasına ulaşılabileceğine, bunların dışında başka bir şeye ihtiyaç olmadığına inanıyorlardı. Bir de onlar dinin ilk halkasını teşkil ediyorlardı. İlk halkanın bu konuda azami derecede hassas durması gerekiyordu ki sonraki asırlara din orijinaliyle intikal edebilsin.

Buradan anlıyoruz ki ibadetlerde en ihtiyatlı yol, Kur’ân’la veya fiilî, kavlî ve takrirî sünnetle sabit olan hükümlerin dışına çıkmamak; elden geldiğince onların içine, Sünnet’te varit olmayan ameller sokmamaktır. Bir yerde oturup bin İhlâs, şu kadar Fatiha okuyabilirsiniz, istediğiniz gibi dua edebilir, dilediğiniz miktarda Allah’ı tesbih ve takdiste bulunabilirsiniz. Kur’ân okuma, dua etme, Allah’ı zikretme gibi ameller ibadet ü taat cinsinden olduğu için her birinden sevap kazanırsınız. Fakat kafanıza göre namazın secdesi, rükûu, kavmesi veya celsesiyle oynayamazsınız. Onlar için Sünnet’te bahsi geçmeyen özel dualar veya belirli sûreler tayin eder ve daima bunların okunmasını gereklilik gibi görürseniz bid’at çıkarmış olursunuz.

İbadetler ve Bid’at

66