Nitekim Hz. Pîr, birinci dünya savaşıyla ilgili kendisine yöneltilen, “Musibet, cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddimesidir. Hangi fiilinizle kadere fetva verdirdiniz ki, şu musibetle hükmetti?” sorusuna, Müslümanların erkân-ı İslâmiyedeki kusurları açısından cevap vermiştir: “Yirmi dört saatten yalnız bir saati, beş vakit namaz için Hâlık Teâlâ bizden istedi. Tembellik ettik; beş sene yirmi dört saat talim, meşakkat, tahrik ile bir nevi namaz kıldırdı. Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık; keffâreten beş sene oruç tutturdu. Ondan, kırktan yalnız biri, ihsan ettiği maldan zekât istedi. Buhl ettik, zulmettik; O da bizden müterâkim zekâtı aldı.”128
Bediüzzaman’ın bu açıklamaları zaviyesinden meseleye bakacak olursak, Allah’ın, Din-i Mübin-i İslâm’ın yaşanmasında kusur gösterilmesini farklı şekillerde cezalandırdığını görürüz. Âyette yer alan “O hâlde Allah’ın emrini bekleyin.” beyanıyla anlatılmak istenen mânâ da budur.
Hatta Müslümanların hâlihazırda maruz kaldıkları sıkıntı ve zorluklara da bu açıdan bakılabilir. Dışarıda suçlu aramaya gerek yok. Bizi çepeçevre kuşatan, vesayeti altına alan ve yapmak istediğimiz şeyleri istediğimiz gibi yapma imkânından bizi mahrum bırakan zalim ve mütecavizlere sövüp saymakla müteselli olmak yerine, öncelikle dönüp kendimizle yüzleşmeliyiz. “Acaba ne yaptık ki bunlar başımıza geldi?” demeliyiz. Şayet Müslümanlar âyette sayılan hususları Rablerine, Peygamberlerine ve Allah’ın dininin ilâ edilmesine tercih etmişlerse, Allah da onları farklı şekillerde cezalandıracaktır. Bu açıdan Hz. Pîr’in yaptığı gibi öncelikle eksik ve kusurlarımızı görmeli ve bunların telafisine bakmalıyız.