Adanmışlara Düşen Sorumluluklar
Problemlerin üst üste yığıldığı bir dönemde dünyaya geldiğimiz için bazen hâlimizden şikâyet edebiliyoruz. Beşer tabiatının bir gereği olarak iyilik ve kemali arıyor, geçmişteki güzel günleri özlüyor ve “Keşke daha evvel gelseydik!” diyoruz. Hislerimizin bizi yönlendirmesine göre bazen sahabe döneminde yaşamayı arzuluyor, bazen tabiin dönemine gözlerimizi dikiyor, bazen Osmanlı’nın ihtişamlı dönemlerini özlüyor ve böylece tarihin şanlı sayfaları arasında geziniyoruz. Bir hicran hissiyle Âkif’in dediği gibi;
diyoruz. Bu tür duygu ve düşünceler zannediyorum çoğumuzun hissiyatının tercümanıdır.
Ne var ki insan, içinde yaşadığı problemlerden kaçmaya değil, bunlarla yüzleşmeye ve bunları çözmeye talip olmalıdır. Cenâb-ı Hakk’ın “halife” olarak yaratmış olduğu ve yeryüzünün imar edilmesi için istihdam ettiği insanın günümüzde yapacağı o kadar çok iş vardır ki, bu işleri deruhte eden insanları Allah zılliyet plânında sahabe seviyesine ulaştırabilir. Bu itibarla bize düşen şöyle demektir: “Allah’ım, gül devrinde yaşasaydım ne olurdum bilemiyorum. Beni iyi ki bu devirde getirdin. Sana şükürler olsun!”