İçeriğe geç

Cenâb-ı Hak şöyle diyor: وَلَا تَسُبُّوا الَّذ۪ينَ يَـدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ فَـيَسُبُّوا اللّٰهَ عَدْواً بِغَيْرِ عِلْمٍۜ“Allah’tan başkasına tapanlara ve mabudlarına hakaret etmeyin ki, onlar da cahillik ederek hadlerini aşıp Allah’a hakaret etmesinler.”49 Siz bir müşrikin Lât’ına, Menat’ına, Uzzâ’sına, Nâile’sine, İsaf’ına laf söyleyecek, hakaret edecek olursanız, kendi inandığınız değerlere hakaret edilmesinin ve saldırılmasının önünü açmış olursunuz. Netice itibarıyla onlar, içinde neş’et ettikleri kültür ortamının değerlerini benimsemişlerdir ve kolay kolay bunlardan vazgeçmeyeceklerdir. Eğer siz, onların inançlarını bâtıl kabul etmekle beraber onlara saygılı davranmazsanız kendi değerlerinize saygı uyaramazsınız. Muhatabınızın durumuna göre meseleleri sunuş şekliniz çok önemlidir. Onların ne tür ifadelerden, hangi kelime ve kavramlardan rahatsız olup olmayacağını, söze nasıl başlayacağınızı ve nasıl devam ettireceğinizi, düşüncelerinizi nasıl örgüleyeceğinizi vs. çok iyi hesap etmelisiniz.

Bütün bunları Hazreti Pîr’in şu yaklaşımına bağlamak da mümkündür: “Senin üzerine haktır ki; her söylediğin hak olsun. Fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı. Fakat her doğruyu demek doğru değildir.”50 Demek ki bir mü’min mutlaka doğruları konuşmalı. Onun her sözü milimi milimine hakikate uygun olmalı. Fakat o, doğru bildiği bazı hakikatleri, bazı ortamlarda, bazı şahısların karşısında söylememelidir. Şayet söylenilen doğrular karşı tarafta tepki oluşturacak, size karşı tavır alınmasına sebebiyet verecek ve sizin inci mercan değerindeki hakikatlerinizi bakır derecesine düşürecekse, onları kortekste tutmak daha doğrudur. İnsan, “Her şeyin bir vakt-i merhûnu vardır.” deyip bu konuda zamanın çıldırtıcılığına karşı dişini sıkıp sabretmelidir. Zira başta söylendiğinde reddedilecek pek çok hakikat zamanı gelince söylendiğinde hüsn-ü kabul görecektir.

124