Meseleyi farklı bir misalle biraz daha açacak olursak; diyelim ki siz, mahkemede hakkınızda hüküm verecek olan görme özürlü bir hâkime, “Kör hâkim, bizi dinlemeden hakkımızda hüküm verme. Hakikatler senin gözünden kaçsa da bizimkinden kaçmıyor.” diyecek olursanız, maksadınızın aksiyle tokat yersiniz. Hâkim, normal şartlarda sizin hakkınızda adalet ve hakkaniyetle hüküm verecekse de kanunların esnekliğinden istifade ederek meseleyi evirir çevirir ve sizin canınıza okuyabilir.
Bazen hak ve hakikati bütün bütün inkâr eden mülhitlerle, bazen mütereddit ve mütehayyirlerle, bazen de farklı bir çizgide dinlerini yaşamaya çalışan mü’minlerle muhatap olabilirsiniz. İşte daha başta muhatap olunan insan çok doğru okunmalı, sahip olduğu mizaç ve meşrep itibarıyla doğru tanınmalı, içinde yetiştiği kültür ortamı iyi bilinmeli ve ona empatiyle yaklaşılmalıdır. Bütün bunları çok iyi ölçüp tarttıktan sonra söze nasıl başlanacağına, hangi argümanların değerlendirileceğine, ne tür bir dil kullanılacağına ve nasıl bir üslupla yaklaşılacağına karar verilmelidir.
Mesela bir inkâr eden birisiyle konuşurken eğer ona, “Yahu bu kadar açık deliller varken sen ne diye Allah’ın varlığını ve birliğini kabul etmiyorsun? İnkâr ve dalâleti bırak da ‘La ilâhe illâllah’ de.” diye söze başlarsanız, muhatabınız size karşı kulaklarını tıkar ve sizin daha sonra söyleyeceğiniz sözlere karşı kör, sağır ve anlamaz hâle gelir. Sofranın, yemek yemenin bile kendine göre bir usûlü vardır. Aynen bunun gibi herhangi bir meseleyi muhataplarınıza arz ederken de işin âdâb u erkânına riayet etmezseniz daha sonra ifade edeceğiniz lal ü güher sözlerinize karşı panjurların kapanmasına sebep olursunuz.