Sonra da Miraç’tan risaletiyle dönmüş, ümmetine mesajlar ve müjdeler getirmişti. İnsanların elinden tutup duyduğu şeyleri duyurmak, gördüğü şeyleri göstermek ve aynı sofraya onları da ulaştırmak için tekrar bu mihnet ve meşakkat yurduna dönmüş, urûcunu nüzulle tamamlamıştı. “Kâb-ı kavseyni ev ednâ” ufkuna ulaştıktan sonra yeniden Ebû Leheblerin, Utbelerin, Şeybelerin, İbn Ebî Muaytların yurduna dönmüştü. Cennet nimetlerini bırakıp yeniden zehir zemberek bir hayata avdet etmişti. İşte bu, O’nun ümmetine karşı duyduğu derin alâka ve sevginin bir ifadesidir.
Zayıf bir rivayette Seyyidina Hazreti Âdem’in Cennet’te başına gelen zelle sonrası kırk sene boyunca başını semaya doğru kaldırmadığı, Allah’a teveccüh etme cesareti gösteremediği ve bir gün Cenâb-ı Hakk’a, “Hazreti Muhammed’in hürmetine beni bağışla!” diye dua ettiği nakledilir. (İlm-i muhitiyle her şeyi bilmekle beraber) Allah Teâlâ, “Sen nereden biliyorsun Muhammed’i?” buyurur. O da, “Beni Cennet’ten çıkardığın zaman onun kapısında ‘La ilâhe illallah Muhammedu’r-Resûlüllah’ yazılı olduğunu gördüm. O’nun adını kendi adının yanına yazmışsın. Anladım ki nezd-i ulûhiyette O’ndan daha kıymetli bir başkası yok. Bu sebeple O’nu şefaatçi yaptım.”103 Hazreti Âdem gibi biz de dualarımızda Nebiyy-i Ekrem’i şefaatçi yapıyoruz. Bazıları itiraz etseler de bize göre O’nun ruhaniyeti, sera gibidir. O’nun atmosferinde kendimizi emin hissederiz.
Burada O’nun serasına sığındığımız gibi inşâallah ahirette de O’nun hamd sancağı altında toplanmayı ümit ederiz. O, livâu’l-hamd’in (hamd bayrağı/sancağı) sahibidir. O’nun livasının altına sığınanlar Allah’ın lütuf ve keremiyle herhangi bir ağır suale tâbi tutulmadan kurtulacaklardır.