Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), dünyada bile uhrevî gibi yaşamıştır. O, bütün bir ömrünü Allah’a hamd ederek, sabahlara kadar O’nun adını vird-i zeban ederek geçirmiştir. Öyle ki bir seferinde sıradan insanların yemeden, içmeden, gezmeden veya daha başka cismanî zevklerden aldıkları lezzet gibi Allah’a kulluktan lezzet aldığını ifade edecektir. O, Rabbine karşı ibadet ve kullukta bulunmaya böyle bir aşk u iştiyak duyuyordu. Hiç şüphesiz bu da O’nun marifetteki derinliğini gösteriyordu. O’nun dünya ile alâkalı yaptığı bir kısım muamele ve tasarruflar ise rehberliğinin ve temsilinin bir gereğiydi. Bu tür mevzularda nasıl hareket etmeleri gerektiğini ümmetine ders vermeye yönelikti. Yoksa O’nun dünya ile çok bir alâkası yoktu.
Cîlî’nin ifadesiyle gerçek insan-ı kâmil, İnsanlığın İftihar Tablosu’dur. O’nun insan-ı kâmil olması peygamberliğinden öte, kulluğunun bir sonucudur. O, kulluğu sayesinde gerçek insan-ı kâmil olma zirvesini yakalamıştır. Aynı şekilde Miraç da O’nun kulluğuna verilen bir mükâfattır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mirac’a bir kul olarak çıkmış; velayeti ile kanatlanmış ve yürümüştür. O, ubudiyeti ile öyle bir şeffafiyet kesbetmişti ki Mirac’a –Üstad’ın tabiriyle– cesed-i necm-i nuranîsiyle yükselmişti. Ne yer çekimi kanunu, ne sürtünme kuvveti ne de zaman ve mekân kaydı ona engel olabilmişti. Velayeti sayesinde tabiat ötesi âlemlere yolculuk yapmıştı. Öyle bir buut içine girmişti ki orada binlerce senede kat edilecek mesafeler ayağının altında dürülüvermişti. Görülmedik şeyleri görmüş, duyulmadık şeyleri duymuş ve Allah’ın izniyle çözülmedik problemleri çözmüştü. Daha dünyada iken likaullah ve rü’yetullah O’na müyesser olmuştu.