Yine Bûsîrî’nin dediği gibi O (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir beşer olsa da sıradan bir beşer değildir.102 Onun da bizim gibi eli ayağı, gözü kulağı vardır; yer içer, alışveriş yapar ve daha başka beşerî ihtiyaçlarını giderir. Fakat bunun yanında O’nun apayrı bir ruhu, latife-i Rabbaniyesi, sırrı, hafîsi ve ahfâsı vardır. Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) bütün bu hususiyetleriyle bakmayınca, O’nun gerçek kamet-i kıymetinin görülmesi ve bilinmesi mümkün değildir. O, bir beşer olsa da taşlar arasındaki yakut gibidir. Yakut da bir taştır ama sıradan bir taş değil.
Elbette böyle bir bakışın yakalanması herkes için mümkün olmayabilir. Üstelik böyle bir bilme ve tanıma uhrevî kurtuluş adına da şart değildir. Netice itibarıyla her mü’min, bilgisine, inancına ve ufkuna göre Allah Resûlü’nü bilir. Eğer bir kimse “Muhammedu’r-Resûlüllah” diyor ve bu ahd ü peymanına sadık kalıyorsa, Allah’ın inayetiyle, ihsanıyla ve rahmetinin enginliğiyle kurtulabilir. Fakat bu ayrı bir meseledir. Bizim burada üzerinde durduğumuz husus, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendi derinliğiyle, hakikat-i Ahmediye ve hakikat-i Muhammediye cihetleriyle tanınması ve bilinmesidir.
İnsanlık Ufkunun Muhaciri
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkında söylenen sözler, söylenmesi gerekenlerin ancak aşr-ı mişarıdır (yüzde biri). O, dünya ve ukbanın sultanıdır. İlm-i ilâhîde bir çekirdek hâlinde ilk defa belirlenen (taayyün-ü evvel) varlık O’dur. Bu yönüyle O’na hakikat-i Ahmediye açısından kâinat ağacının çekirdeği nazarıyla bakılabileceği gibi; hakikat-i Muhammediye açısından da o ağacın meyvesi nazarıyla bakılabilir. Zira O, mahiyet ve konumuyla mahlukat arasında ilk olarak varlık izhar ettiği gibi, diğer taraftan da getirdiği mesajı itibarıyla tüm insanlığı Allah’a yönlendirmiştir.