Eğer kâinata bir kitap nazarıyla bakılacak olursa Nur-u Muhammedî, o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir. Allah (celle celâluhu) o kitabın yazılarını Hazreti Ahmed mürekkebiyle işlemiştir. Âdeta kâinatın bütün satırlarında O’na ait bir şeyler olduğu söylenebilir. Eğer kâinata bir meşher (sergi) nazarıyla bakılacak olursa Nur-u Muhammedî onun hem teşrifatçısı hem de rehberi olur. Bu açıdan Efendimiz’in risaletine bakarken hakikat-i Muhammediye’nin yanında hakikat-i Ahmediye’nin de göz önünde bulundurulması, bu ikisinin birlikte mütalaa edilmesi gerekir. İşte o zaman kâinat kapısının nasıl âdeta sırlı ve sihirli bir anahtar olan Efendimiz ile açıldığını; Allah’ın varlığı O’nun yüzü suyu hürmetine yarattığını anlayabiliriz.
Bu hususiyetleri itibarıyla Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) insanlık ufkunun muhaciridir. O, ruhlar âleminden veya taayyün-ü evvel âleminden bu ufka gelirken önemli bir hicret gerçekleştirmiştir. O’nun bulunduğu konumdan ayrılıp böyle bir hicret gerçekleştirmesi, Mekke’den Medine’ye yaptığı hicretten daha ağırdır. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun insanlık ufkuna hicret etmesi, insanlığın yeniden bir kere daha doğumu demektir. Zira Yaratıcısıyla kuracağı münasebeti, hilkatin gayesini, dünyaya gönderiliş maksadını, nereye yolculuk yaptığını bilmeyen bir insanın varlığı ve yokluğu müsavidir. Bütün bunları insanlığa talim eden, insanlığın bu tür problemlerini çözen Hazreti Muhammed Mustafa’dır (sallallâhu aleyhi ve sellem). Nitekim asr-ı saadette O’nun meydana getirdiği anilmerkez (merkezkaç) gücün tesiri günümüze kadar ulaşmıştır. Ne var ki bunlar bir yönüyle ilm-i ilâhîye, kaderî plâna ve âlem-i gayba ait şeylerdir. İlm-i ilâhinin haricî vücut kazanması, dış dünyada bir kısım oluşumların meydana gelmesi ise bundan farklıdır.