İçeriğe geç

Daha doğrusu, lafza takılı kalanlar mânâyı bulamadıkları gibi, sürekli “mânâ” deyip duranlar da asla özle tanışamaz ve kat’iyen hakikate ulaşamazlar, farzımuhal hakikate ulaşsalar da, hiçbir zaman Hakikatü’l-Hakaik’i duyamazlar.

Hakikatü’l-Hakaik her şeyin biricik mercii, esası ve mesnedidir. O’nu duyup zevk edenler her şeyi de kavramış olurlar; O’nu bulamayanlarsa hep yol yorgunluğu yaşar ve ömürlerini bâd-i hevâ geçirirler. Kenz-i mahfî, kenz-i sırr-ı vahdet ve gayb-ı mutlakın diğer bir unvanıdır ki, onu ne düz insanlar ne de kalb ve sır erbabı, dahası hafînin hasları dahi kavrayamazlar… Her şey o müteâl ufukta başlar ve dal budak salarak gelir bize ulaşır. Her şeyin gidip kendisine dayandığı bir esas olması itibarıyla o ufuk bir mebde, semere-i kâinat olan insana da bir müntehâ ve neticedir. –Buna bir tecellî-i nüzûl da diyebiliriz.– Ruhî ve kalbî sistemler harekete geçirilerek, bizim ufkumuzdan öteler ötesine seyahatte ise, bulunduğumuz basamak bir mebde, ahfâ da bir müntehâdır ki, buna da urûc demek mümkündür.

42