Hafî, vücud ve adem âlemlerine mahrûtî bakabilen bir ufk-u tarassud, seçkinler için özel teveccühlere bir âhize, esrar-ı ulûhiyet ve ilmî vücudlara nâzır kalbin hususî bir derinliği ve Zât-ı Ehad u Samed’in insana müstesna bir vedîasıdır.
Ahfâ ise, Cenâb-ı Hakk’ın ibâd-ı mükerremine fevkalâdeden inayeti olarak, kenz-i mahfîye açık kalbin en önemli buudu ve bir latîfe-i rahmâniyedir.
Sır erbabı, kendi ufuklarına akıp gelen vâridâtı, hafî seçkinleri kendi kemalât arşiyelerine sunulan mevhibeleri, ahfâ kahramanları da kendi atmosferlerine boşalan ilham sağanaklarını alır, değerlendirir, açılmasına mezun bulunduklarını ehil olanlara açar, diğerlerini ise bir namus hassasiyetiyle korur; korur da kat’iyen nâehillere sır vermezler. Enbiyâ ve evliyâ-i muhakkikînin durumu işte budur. Ve onlar Hak muradının gözü sürmeli, sözleri Furkan tercümanlarıdırlar. İsm-i Zâhir’in ahkâmını ism-i Bâtın’ın esrarına karıştıranlara gelince, bunlar da her ne kadar birer kurbet kahramanı iseler de, hakâiki yorumlamada müşâhede ve mükâşefelerine itimat edip, duyup hissettikleri, zevk edip anladıklarıyla yetinerek muhassala-i müşâhedelerini Sünnet mizanlarıyla teste tâbi tutmadıklarından/tutamadıklarından iltibasa girmiş, iltibaslara sebebiyet vermiş, dahası ifşasına mezun olmadıkları esrar-ı ilâhiyeyi –sehv u sekirlerinden dolayı– fâş ederek baş yarmış, göz çıkarmış; dolayısıyla da bazen ser verme mecburiyetinde kalmış, bazen şiddetli tedip görmüş, bazen de mâşerî vicdanda mahkûmiyete dûçâr olmuşlardır.