İnsanoğlu yaratıldığı günden beri, ister âfâk ister enfüs her şeyi O’nun hususî tevcih ve inayeti sayesinde doğru okuyabilmiş ve doğru yorumlayabilmiştir. O’nun tenvir ve irşadlarına karşı alâkasız kaldığı dönemlerde de hep bocalayıp durmuş ve tereddütten tereddüde sürüklenmiştir. Hele Zât, sıfât ve esmâ mevzuunda bir kelime bile söyleyememiş, ağzını açıp bir şeyler mırıldandığında da hep hezeyan mırıldanmıştır.
Cenâb-ı Hak, her zaman Zât, sıfât ve esmâsını, hususî donanımla şereflendirdiği “Mustafeyne’l-Ahyâr”7 diyeceğimiz seçkin kulları vasıtasıyla bizlere bildirmiş; bizler de onların talimleri çerçevelerine sadık kalarak bu müteâl konuları anlamaya çalışmış ve bu sayede tereddüt ve teşettütlere düşmeden kurtulmuşuzdur. Aksine, enbiyâ, evliyâ ve asfiyâ gibi insanların irşad ve tenbihlerine kulak tıkadığımız zamanlarda da ne hakikati kavrayabilmiş ne de daha ötesi ile alâkalı konular arasında muvazeneyi koruyabilmişizdir. Zaten, Hakk’ı ancak yine O’nun Kendisi bilir; başkalarının bildikleri ise O’nun bildirdiği kadarıyladır. Bu mânâyı teyiden bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Ben Rabbimi yine Rabbimle bildim.”8 buyururlar ki, künh-ü Bârî’nin nâkabil-i idrak olmasını ifade etmenin yanında en sağlam bilgi kaynağının ne olduğunu göstermesi açısından olabildiğine önemli ve bu konuda gerçek söz sahibini gösterme adına da fevkalâde mânidardır.
Sadede dönecek olursak, sır –daha önce de işaret edildiği gibi– hakikat ve ötesini temâşâ ve mütalâa adına bir ilk rasat noktası ki, derecesine göre her mü’min, kalbinin bu derinliğinden halka ve Hakk’a ait esrarı, yine O’nun tevfikiyle ve O’nun vaz’ettiği emare, işaret ve delâilin çehresinde okur, değerlendirir ve irfan ufku ölçüsünde ancak yorumlayabilir.
Dipnotlar
- 7Bkz.: Sâd sûresi, 38/47.
- 8Bkz.: Aliyyülkârî, Mirkâtü’l-mefâtîh 5/200; el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 6/181.